2 Nisan 2013 Salı

İNSAN BEY’İNN

Bizim gibi düşünmeyen, toplumdaki yeniliklere ayak direyen kimseleri beyinsiz, hatta aptal damgası ile yaftalarız. Peki bu doğru mudur? Hem doğru hem yanlıştır. Nasıl olur demeyin!.. Doğru değildir çünkü, Ekmek kuyruğunda sizi omuzlayıp öne geçmek isteyen bir toplum ferdinin zekasını hafife alamazsınız. O kişi çok iyi bilir ki, ne kadar önde olursa ekmeği o kadar çabuk kapacaktır. Devletin arazisine gece kondu yapıp, diğerlerinin hakkını gasp ettiğine aldırmadan, bende bu ülkenin vatandaşıyım, askere almasını biliyorsanız benim haramiliğime de göz yumacaksınız der gibi sırıtarak yüzünüze pişkin bakan birine aptal diyebilir misiniz. Evinin ihtiyaçlarını gidermek için bir oy karşılığı,vatandaşın hakkını  hükümetin zorladığı devlet elinden alan  ötekilerin aptal olduğunu düşünmek safdillik olmaz mı? Türkün aklı ya kaçarken.. Yada s… ken diye bir söz vardır. Bu iki gereksinimden kaynaklanan eylemde bize gen yoluyla ırkımızdan geçmiş davranış şekilleridir. Biz bunun için çaba sarf etmemişizdir. Dünyada öğrenmeye bu kadar direniş gösteren başka bir toplum olduğunu sanmıyorum. Tanrının kendilerine vermiş olduğu ve ancak ilkel bir yaşam için yeterli olabilecek bir akılla yaşayan başka bir toplum varsa siz açıklayın lütfen..

Aptaldırlar Çünkü: Allahın kendilerine bahşettiği en büyük nimetten, yani akıldan yeteri kadar faydalanamazlar. Akıl üretecek bilgileri beyinlerine depolamaz,m kendilerini bazı çıkarcı gurupların kulu durumuna düşürür ve hayatlarının sonuna kadar bu kulluğu devam ettirirler. Değirmenin suyu kesildiğinde hallerinin ne olacağını hiç düşünmezler. Bulundukları toplumda bir şey üretme yetileri olmadığı gibi yük oldukları için, devamlı taşınması gereken  bir kambur olup, zarar verirler. Dünyadaki yeniliklere karşı olurlar, kendileri için başkasının düşünmesini yeğledikleri için düşünme yetileri körelmiştir. Bağnazdırlar. Tüm islam camiasının ortak akla rağbet etmediği için sanayi toplumlarının geldiği refah düzeyinden iki asır geri kalması bu sebepledir. İnsan ve beyin ilişkisi kişinin kendi beynini sahiplenmesiyle başlar. Sonra insanda var olan beynin geliştirilmesi, beyninde karşılık olarak akıl üretmesi sağlanacaktır. Aklın bilenmesi ise diğer akıllarla karşılaştığında olur, akıl bilenerek keskin bir hal alır. Daha sonraki safha insan tek bir akıl yetmeyeceği için ortak akıl oluşturulur. Toplum yaşamlarında,m ortak akılın önemi çok büyüktür. Tüm keskin akılların birleşip te ortak olarak akıllı bir çözüm üretmesi olur ki, bu  ortak aklın üretildiği topluma paha biçilmez bir  hediyesidir.

Beyninizin sizin gereksinimlerinizi karşılayabilmesi için, onu sıhhatli ve hazır tutmak için beslemeniz gerekir. Nasıl yürümek, koşmak, konuşmak ve vücudunuzun fiziksel gelişimini, sağlamak için yemek yemeniz gerekiyorsa. Beyniniz içinde sadece mesleki bilgiler değil yaşam koşulları, ikili ilişkiler, kavrama yeteneğinizi geliştirecek zeka oyunları ve dahası beşeri ilişkileri üst düzeyde tutabilmek için etiket kurallarının beyninizde depolanması gerekir. Boş bir beyinle siz ancak genetik yolla size geçmiş olan bir takım davranışları yapabilirsiniz. Uyuma, yeme, dışkılama ve sevişme gibi.

Bu bilgileri depolamış olduğunuz beyin, yaşamda aniden karşınıza çıkan sorunlar karşısında, gerekeni doğru veya yanlış yapacaktır. Bu tabi tepkilenenin doğru olabilmesi için, sizin o durumla birkaç defa karşılaşmış olmanız gerekmektedir, beyninizin her seferinde bir şeyler öğrenip, o duruma en uygun tepkilenmeyi verebilmesi için. Buna da tecrübe, deneyim derler.                                                                

Beyin çalışma sisteminde kaydedilmemiş bilgi olmaz. Beyin kendiliğinden bilgi üretmez.Ayrıca dokunmatik değildir, yani bir olay karşında onu sarsarak, okşayarak otomatın kola vermesi gibi ondan bilgi düşüremezsiniz makinenin alt gözüne. Son anda metelikle çalıştığı aklınıza gelip, attığınız beşlik işe yaramaz. Beyninizi işler hale getirmek için ona önceden dolduracaksınız. Tıpkı meşrubat otomatı gibi, ama beyin için meşrubat değil, bilgi  depolamanız gerekir. Beyin Kasasında ne varsa onu kullanır, içine bir şey koymamışsanız harcayacak bilginizde yok demektir.

Bütün bu yukarıda saydıklarım beyniniz için gıda sizin için ise can simidi olabilirdi. Şayet zamanında beyninize saygılı davranıp ta ona gerekli ihtimamı göstermiş olsaydınız. Öncelikle o sizin bu duruma düşmenize mani olabilecek yetiye sahip olacaktı. Şimdi o da çaresiz, stepne de yetersiz.

Demek istemem şu ki, siz doğduğunuzda birtakım ırk, soy genleri ile almış olduğunuz kalıtımsal becerilerinizin haricinde boş bir beyinle doğarsınız. Onu ne kadar çok yararlı bilgiyle donatırsanız, o kadar çağınıza uygun bir insan olabilirsiniz. Aksi taktirde, sadece mesleki bilgilerle ve ulemadan alınan ezberle beynin yeti kazanmasını sağlayamaz Ademoğlu. Ezberci bir hatip, belki de iyi bir hafız olabilir. Fakat, aldığı bilgileri sentezle yemeyen bir beynin bir çok fonksiyonlarını kullanamaz olur. Bu durum, çok fonksiyonlu iyi bir mobil telefon edinip te bunu sadece telefon iletişiminiz için kullanmaya benzer. Sadece mesleki ve uhrevi bilgiler yüklenen bir bilgisayar gibi donatılan beyin, vücudunuzu makine gibi kullanılmasına yarayacaktır. O beyinle  duygu yoğunluğu yaratıp, bir sevgili okşayamaz mesela.. Tabi ki birleşme yapabilir, o his ona  genlerinden geçmiştir, ama mekanik olarak gerçekleşir bu birleşme. Çünkü duygularımızı zenginleştiren de beynimizdir.

Çocuk yapmak için yeterli olan bu kıt zeka, maalesef o çocuğu yetiştirmek için yeterli olmayacaktır. Bunda 30 sene öncesi İstanbul gibi insan davranışları ve konuşmasının örnek alındığı zamanlar İstanbula gelmiş olsaydınız, durum sizin toplumda hemen fark edilmenizi kolaylaştıracaktı. Yemek yemeniz, oturup kalkmanız, kişisel davranışlarınızla her yerde parmakla gösterilen biri olacaktınız. Bu günlerde sizin gibi olmayanların bu şehirde yaşama şansları kalmadı. Oksijeni kalmamış suda yaşamaya çalışan balıklar gibi debelenip duruyorlar ötelileştirilen Asıl İstanbullular. cüretkar bir maganda. Bu tiplerde beyin tamamen boş olduğu için, yaptığı uygunsuz davranışların, toplumda yarattığı tıravmanın derecesinin dahi farkına varamama gibi bir yetileri vardır.

Yüz kızartıcı suçların adam gibi cezai müeyyidesi olmazsa, mantar hastalığı gibi bulaşıcı olan bu hastalığın yayılıp iyi genleri yok etmesine engel olamayız.

Aslında işlenmemiş bir beyinle kırsalda yaşamak daha kolaydır, iç güdülerin yönetiminde hayat idame ettirilebilir. Fakat facia böyle bir beyinin köyden çıkıp şehre gelmesiyle felakete dönüşür. Ne olacak, olsa olsa, en fazla maganda olur, daha da ilerisi, paralı bir maganda. İşte!.. Yaşadığı yere tüküren, arabasında her saniye korna çalan. Kırmızı ışıkta durmayan, kurallara uymayan, sinyal vermeden sollayan. Yolda yalpalayan, arada bir omuz vuran maganda sayısının gitgide artması beyinlerin sadece genlerle aktarılmış bilgilerle donatılmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Kısacası…  Bedenimizi yönlendiren beyin öyle lanet bir organdır ki, sizi hiç ummadığınız anda olmadık yerde çaresiz bırakıverir. Hele emanet almışsanız beyin ürünü olan aklı.. İşiniz dahada zorlaşır. Akıl veren hiçbir zaman yanında kullanım kılavuzunu vermez, çünkü siz onun aklını kullanırken o bir robota çevirdiği sizi kullanır. Emanet aklın gereklerini yerine getiremezseniz, bazen okşar, bazen de haşlar sizi…Daha kötüsü, durum içinden çıkılamaz bir hal aldığında öyle musibet bir hal alır ki, çaresiz kaldığımızı anlarız ve çok acil bir akla ihtiyacımız olduğunu ta iliklerimizde hissederiz. Marinada içecek kalmamıştır, anahtar bizde değildir v.s. işte o an o yalnız kaldığımız an, akıl aramak geç kalınmış bir eylem olacaktır. Şaşkınızdır… Akıl sorar ararız ama, ne aradığımızı da pek bilemeyiz, aslında bu beladan kurtulmak, bu çıkmazı birilerinin üstüne yıkmak isteriz. Ölümden gayrı bana ne etçiniz! Der gibi –Biz kefenimizle çıktık bu yola!.. Tarzında ajitasyonlara baş vurursunuz. Gerçekte kefenle yola çıkmamışızdır. Allah korusun!.. İsmi bile soğuk gelir ademoğluna diye geçiririz içimizden. Çünkü bu durumlara düşmeden önce, deposunu doldurduğunuzu düşündüğümüz bir beyinde yeteri kadar aklımız olduğunu düşünerek yola çıkmışızdır. Gerek atalet ve dalgınlık, ama çoğunlukta cahillik olsa da sebebi, beynimizi gereken bilgi ve deneyimlerden yoksun bırakmışızdır. En büyük akıl danışmanımız olan tarih sayfalarını her kış geldiğinde sobada yakıp tüketmişizdir. Tecrübelerine güvenilmesi gereken halk önderlerini yok sayıp, dinlememiş, yerine halk önderi diye bizi alkışlayanları lanse etmişizdir halkımıza...  Kimselere, hatta her zaman doğru yolu bulan halımızın sağduyusuna da güvenmemiş, düşüncemizi onlardan gizlemişizdir.  Açıkçası bilgiyle beslemediğimiz  beynimizin akıl üretemediğini düşünmeden yani, olmayan aklımızla, zoraki kabadayı gibi dolduruşa gelip, bir musibet işe girmişizdir ki sormayın!.. Hani öteki mahalleden çekindiğimiz bir abi bize şunu yapacaksın. Der ya.. Ona neden, niçin diye soramadan, o işi yaptığımızda burnumuz boka batmadan. Kurtulamayacağımızı bile düşünemeyip, ya Allah, ya bismillah deyip dalarız ya hengamenin ortasına.. İşte öyle olur gaza gelişimiz. Öyle istekliyizdir ki, içimizdeki ezikliği attık deriz kendi kendimize.. Abim bana bir görev verdi, beni adam yerine koydu deriz.. Sevinçliyizdir… Abinin tahmin edemeceği cüretkarlığımızı sergilemeye başlarız. Abi memnun ama temkinli.. Bu kadar hızlı gitme.. Hep sopayla gezme, ara sıra da şeker dağıt diye öğütler atar. Bazen de Öteki mahalledeki bir maçta kavga ettiğin, takım kaptanına yıllar sonra sen haksızdım diyecek, özür dileyeceksin diye telkinde bulunur. Maksat senin bu taşkınlıklarını fazla bulup, yanından ayrılmak isteyen zevata, senin ne kadar güçlü olduğunu hatırlatmaktır. İşte o abinin  ki, senin yaptıklarında hiçbir sorumluluğu olan abinin, davulu senin boynuna asıp, istediği zaman tokmağı vurduğunu fark edene kadar ki zaman mutlu gezebilirsin. Bunun adı yalancı mutluluktur. Önce filmin makarasını geri sarar, olanları içselimizde sakin kafayla izleriz. Yahu biz ne yaptık der. Adamsak hayıflanırız. Biz abiyi kırmamak, daha kötüsü ondan korkarak bir belaya bulaşmışızdır bir kere… Geri dönüşü yoktur bu işin, işte kefenle yola çıktığımızı bu yapmış olduğumuz yanlışlar bize o zaman hatırlatır acı gerçeği. Kefele yola çıkmaktansa akılla yola çıkmış olmayı ne kadar çok isteriz ki, bilemezsiniz.. Bu anlar bizim en zor anlarımızdır, bu ölümcül hatayı en yakınlarımıza dahi anlatamayız. Ya o meydanlarda bizi bir ilah gibi göklere çıkaran  kuru kalabalıklar. Onlar ne der. Bizim müşküle düşüp, çaresiz olduğumuzu duyarlarsa deyip, son bir kez daha ayağa kalkıp, o eski gürlemelerimizden eser kalmayan sesimizle. Sonuna kadar gideceğimizi.. Bu sefer kendi kendimize gaz vermişizdir. Gündeme düşmemesine rağmen, bu uğurda diye başlayan hafif kırık bir sesle ilan ederiz kararlılığımızı.. Adını bir çok kimsenin bilmediği, baldıran zehri içmeye kadar götürür işi.. Ara sıra karışan aklımız, şu an tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dönüşü olmayan bir şekilde, kontrolü kaçırmışızdır artık… Tehlikenin farkına varmışızdır., geri dönmek isteriz. Ama alan daralmış, manevra yeri kalmamıştır. Avlanma sırasında tüm heyelanları yaşayan, bir av hayvanı güdüsüyle, kaçış olmadığını anlasak ta  acaba deriz içimizden ve bir umutla av hayvanlarının iç güdü sel yaptıkları bir şeyi yaparız. Hasmımızı korkutup kaçırmayı sağlayacak o ilkel metoda başvururuz. Kendimizi olduğumuzdan büyük göstermek için kabarırız, kabarabildiğimiz kadar. Hasmımız da aynı numarayı bildiğinden pek işe yaramayan bu numara teslimiyetten önce son numaramız olarak tarihe geçecektir. Ne yapalım kader.. Bindiğimiz iki teker geri vitesi yok ki birader. Olsa da emir büyük yerden. Onu kızdırdın mı boyun gider bedenden… İşte o an arayışa başlarsınız. Her şey çok geçtir artık. Hani bir yol birine akıl danışayım, dersiniz de Akil adamlar aramaya başlar ama bulamazsınız. Tabi sizde her zamanki yandaşları akil renge boyarken suçüstü yapılırsınız ya!...  İşte o an, beyninin gücü sizi sıkıntıya düşüren musibetin üstesinden gelemiyor demektir.

Mesela yine iyi işlenmemiş bir beyinle, insanların bir çoğunu korkutup sindirebilirsiniz. Dediklerinizi yaptırabilir hatta suç işlemelerini sağlayabilirsiniz. Ama bunların hiç biri kalıcı olmaz. İnsanlar önce bu durumu yadırgarlar. Sonra kendileri bile farkına varmadan, insanın yaradılışında kalıtsal olarak var olan savunma mekanizması iç güdü sel olarak harekete geçer. Bu savunma mekanizması ilkel olduğu için davranışları da ilkel olacaktır. İşte tüm krallığınızın biteceği an o andır. Kadayıfın altımı önce kızaracak üstümü o andan itibaren önemini yitirir, çünkü toplumsal katliam (masakka) başladığında hak hukuk, duygu hepsi o kaos topunun içerinde erir gider.

Bu durumdan kurtulmanın tek çaresi ise okumaktır. Okul sıralarında öğrendiğiniz ALFA-B den bahsetmiyorum. Başka hayatları anlatan kitapların çok küçük yaşlardan başlanarak okunmasını kastediyorum. O kitaplar kişiye ayna vazifesi görecek ve o çocuklar bu sanal aynada kendilerinin farkına varacaklar, gerekli olan otokontrolü ve doğru alışkanlıkları destur edineceklerdir. İnsanın özgüveninin gelişmesi de bilgisiyle doğru orantılıdır. Fakat Tıb bilgisi de olsa mesleki bilgiyi kast etmiyorum. Yaşamımızda gerekli olan yaşam bilgisidir insanın özgüvenini arttıran.

Toplumumuzun %60 ı aptal değil, bunu böyle basmakalıp söylerseniz haksızlık etmiş olursunuz. Kendi çıkarı için zati sunguru bile cebinden çıkaracak kadar becerili olan bir % 60 tan bahsediyoruz. Oportünist, yani çıkarcı olabilirler. Egoist, yani bencil, harami, asalak olabilirler. Mensubu olduğu ve beraber yaşadığı toplumu öteleyebil ilenler, Maddi kazançlarını başkaların haklarını gasp ederek sağlayanlar. Tertip üstüne tertip düzenleyip, insanları karalayan, yalan ifadelerle rakip gördükleri kimseleri hapse attıranlar. Bu durumu bildikleri halde haksızlığı medyada savunan halkımız mensuplarına sakın ola aptal demeyin. Onlara en uygun ismi tarih verecektir. Tanrının yarattıkları dediğimiz ve birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bu kardeşlerimizin beyinleri evrensel insanın gereksinimi olan çağdaş, toplum yararına uygun bilgilerle depolanmamış. Aksine yıllarca bu günlerde kullanılmak üzere, kin ve nefret öğretisiyle örselenmiş olduğunu görüyoruz. Çünkü, beyin kendisine önceden verilen verileri kullanabildiğinden, bunun bu gün ortaya çıkan tabi bir reaksiyon olmadığını biliyoruz. Bu günlere için özel olarak hazırlanmış beyinler taşıyan bir zümre, bir koalisyon var karşımızda. Ataletin zamanı değil, kendinize gelin. Bu memlekette yeteri kadar kul var. Sizler insan olmayı seçin. Ancak böyle bir davranışla insan olma onurunu yaşayabilir. İnsan olmayı hak edebilirsiniz. Sıfatınız insan gibiyse, içinizi benliğinizi de insana benzetmeniz gerektiği an bu gün olamaz mı? Gelin hep beraber aslımıza dönelim ve insan olmaya ant içelim. Bakın o zaman hayat ne kadar güzel olacak!..

Ki, Allah yarattığı bu yüce varlığa “Sana kendi sıfatımı veriyorum diyerek onu, onurlandırmamış mı?.”  Şimdi sıra senin, Allahın sana bahşetmiş olduğu sıfatı hak etmen gerekecek!..

Cemal K. Demir

31.03.2013

Hiç yorum yok: