Aptaldırlar
Çünkü: Allahın kendilerine bahşettiği en büyük nimetten, yani akıldan yeteri
kadar faydalanamazlar. Akıl üretecek bilgileri beyinlerine depolamaz,m
kendilerini bazı çıkarcı gurupların kulu durumuna düşürür ve hayatlarının
sonuna kadar bu kulluğu devam ettirirler. Değirmenin suyu kesildiğinde
hallerinin ne olacağını hiç düşünmezler. Bulundukları toplumda bir şey üretme
yetileri olmadığı gibi yük oldukları için, devamlı taşınması gereken bir kambur olup, zarar verirler. Dünyadaki
yeniliklere karşı olurlar, kendileri için başkasının düşünmesini yeğledikleri
için düşünme yetileri körelmiştir. Bağnazdırlar. Tüm islam camiasının ortak
akla rağbet etmediği için sanayi toplumlarının geldiği refah düzeyinden iki
asır geri kalması bu sebepledir. İnsan ve beyin ilişkisi kişinin kendi beynini
sahiplenmesiyle başlar. Sonra insanda var olan beynin geliştirilmesi, beyninde
karşılık olarak akıl üretmesi sağlanacaktır. Aklın bilenmesi ise diğer
akıllarla karşılaştığında olur, akıl bilenerek keskin bir hal alır. Daha
sonraki safha insan tek bir akıl yetmeyeceği için ortak akıl oluşturulur.
Toplum yaşamlarında,m ortak akılın önemi çok büyüktür. Tüm keskin akılların
birleşip te ortak olarak akıllı bir çözüm üretmesi olur ki, bu ortak aklın üretildiği topluma paha biçilmez bir
hediyesidir.
Beyninizin
sizin gereksinimlerinizi karşılayabilmesi için, onu sıhhatli ve hazır tutmak
için beslemeniz gerekir. Nasıl yürümek, koşmak, konuşmak ve vücudunuzun
fiziksel gelişimini, sağlamak için yemek yemeniz gerekiyorsa. Beyniniz içinde
sadece mesleki bilgiler değil yaşam koşulları, ikili ilişkiler, kavrama
yeteneğinizi geliştirecek zeka oyunları ve dahası beşeri ilişkileri üst düzeyde
tutabilmek için etiket kurallarının beyninizde depolanması gerekir. Boş bir
beyinle siz ancak genetik yolla size geçmiş olan bir takım davranışları
yapabilirsiniz. Uyuma, yeme, dışkılama ve sevişme gibi.
Bu
bilgileri depolamış olduğunuz beyin, yaşamda aniden karşınıza çıkan sorunlar
karşısında, gerekeni doğru veya yanlış yapacaktır. Bu tabi tepkilenenin doğru
olabilmesi için, sizin o durumla birkaç defa karşılaşmış olmanız gerekmektedir,
beyninizin her seferinde bir şeyler öğrenip, o duruma en uygun tepkilenmeyi
verebilmesi için. Buna da tecrübe, deneyim derler.
Beyin
çalışma sisteminde kaydedilmemiş bilgi olmaz. Beyin kendiliğinden bilgi
üretmez.Ayrıca dokunmatik değildir, yani bir olay karşında onu sarsarak,
okşayarak otomatın kola vermesi gibi ondan bilgi düşüremezsiniz makinenin alt
gözüne. Son anda metelikle çalıştığı aklınıza gelip, attığınız beşlik işe
yaramaz. Beyninizi işler hale getirmek için ona önceden dolduracaksınız. Tıpkı
meşrubat otomatı gibi, ama beyin için meşrubat değil, bilgi depolamanız gerekir. Beyin Kasasında ne varsa
onu kullanır, içine bir şey koymamışsanız harcayacak bilginizde yok demektir.
Bütün
bu yukarıda saydıklarım beyniniz için gıda sizin için ise can simidi
olabilirdi. Şayet zamanında beyninize saygılı davranıp ta ona gerekli ihtimamı
göstermiş olsaydınız. Öncelikle o sizin bu duruma düşmenize mani olabilecek
yetiye sahip olacaktı. Şimdi o da çaresiz, stepne de yetersiz.
Demek
istemem şu ki, siz doğduğunuzda birtakım ırk, soy genleri ile almış olduğunuz
kalıtımsal becerilerinizin haricinde boş bir beyinle doğarsınız. Onu ne kadar
çok yararlı bilgiyle donatırsanız, o kadar çağınıza uygun bir insan olabilirsiniz.
Aksi taktirde, sadece mesleki bilgilerle ve ulemadan alınan ezberle beynin yeti
kazanmasını sağlayamaz Ademoğlu. Ezberci bir hatip, belki de iyi bir hafız
olabilir. Fakat, aldığı bilgileri sentezle yemeyen bir beynin bir çok
fonksiyonlarını kullanamaz olur. Bu durum, çok fonksiyonlu iyi bir mobil
telefon edinip te bunu sadece telefon iletişiminiz için kullanmaya benzer.
Sadece mesleki ve uhrevi bilgiler yüklenen bir bilgisayar gibi donatılan beyin,
vücudunuzu makine gibi kullanılmasına yarayacaktır. O beyinle duygu yoğunluğu yaratıp, bir sevgili
okşayamaz mesela.. Tabi ki birleşme yapabilir, o his ona genlerinden geçmiştir, ama mekanik olarak
gerçekleşir bu birleşme. Çünkü duygularımızı zenginleştiren de beynimizdir.
Çocuk
yapmak için yeterli olan bu kıt zeka, maalesef o çocuğu yetiştirmek için
yeterli olmayacaktır. Bunda 30 sene öncesi İstanbul gibi insan davranışları ve
konuşmasının örnek alındığı zamanlar İstanbula gelmiş olsaydınız, durum sizin
toplumda hemen fark edilmenizi kolaylaştıracaktı. Yemek yemeniz, oturup
kalkmanız, kişisel davranışlarınızla her yerde parmakla gösterilen biri
olacaktınız. Bu günlerde sizin gibi olmayanların bu şehirde yaşama şansları
kalmadı. Oksijeni kalmamış suda yaşamaya çalışan balıklar gibi debelenip
duruyorlar ötelileştirilen Asıl İstanbullular. cüretkar bir maganda. Bu
tiplerde beyin tamamen boş olduğu için, yaptığı uygunsuz davranışların,
toplumda yarattığı tıravmanın derecesinin dahi farkına varamama gibi bir yetileri
vardır.
Yüz
kızartıcı suçların adam gibi cezai müeyyidesi olmazsa, mantar hastalığı gibi
bulaşıcı olan bu hastalığın yayılıp iyi genleri yok etmesine engel olamayız.
Aslında
işlenmemiş bir beyinle kırsalda yaşamak daha kolaydır, iç güdülerin
yönetiminde hayat idame ettirilebilir. Fakat facia böyle bir beyinin köyden
çıkıp şehre gelmesiyle felakete dönüşür. Ne olacak, olsa olsa, en fazla maganda
olur, daha da ilerisi, paralı bir maganda. İşte!.. Yaşadığı yere tüküren,
arabasında her saniye korna çalan. Kırmızı ışıkta durmayan, kurallara uymayan,
sinyal vermeden sollayan. Yolda yalpalayan, arada bir omuz vuran maganda
sayısının gitgide artması beyinlerin sadece genlerle aktarılmış bilgilerle
donatılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Kısacası… Bedenimizi yönlendiren beyin öyle lanet bir
organdır ki, sizi hiç ummadığınız anda olmadık yerde çaresiz bırakıverir. Hele
emanet almışsanız beyin ürünü olan aklı.. İşiniz dahada zorlaşır. Akıl veren hiçbir
zaman yanında kullanım kılavuzunu vermez, çünkü siz onun aklını kullanırken o
bir robota çevirdiği sizi kullanır. Emanet aklın gereklerini yerine
getiremezseniz, bazen okşar, bazen de haşlar sizi…Daha kötüsü, durum içinden
çıkılamaz bir hal aldığında öyle musibet bir hal alır ki, çaresiz kaldığımızı
anlarız ve çok acil bir akla ihtiyacımız olduğunu ta iliklerimizde hissederiz.
Marinada içecek kalmamıştır, anahtar bizde değildir v.s. işte o an o yalnız kaldığımız
an, akıl aramak geç kalınmış bir eylem olacaktır. Şaşkınızdır… Akıl sorar
ararız ama, ne aradığımızı da pek bilemeyiz, aslında bu beladan kurtulmak, bu
çıkmazı birilerinin üstüne yıkmak isteriz. Ölümden gayrı bana ne etçiniz! Der
gibi –Biz kefenimizle çıktık bu yola!.. Tarzında ajitasyonlara baş vurursunuz. Gerçekte
kefenle yola çıkmamışızdır. Allah korusun!.. İsmi bile soğuk gelir ademoğluna
diye geçiririz içimizden. Çünkü bu durumlara düşmeden önce, deposunu
doldurduğunuzu düşündüğümüz bir beyinde yeteri kadar aklımız olduğunu düşünerek
yola çıkmışızdır. Gerek atalet ve dalgınlık, ama çoğunlukta cahillik olsa da sebebi,
beynimizi gereken bilgi ve deneyimlerden yoksun bırakmışızdır. En büyük akıl
danışmanımız olan tarih sayfalarını her kış geldiğinde sobada yakıp
tüketmişizdir. Tecrübelerine güvenilmesi gereken halk önderlerini yok sayıp, dinlememiş,
yerine halk önderi diye bizi alkışlayanları lanse etmişizdir halkımıza... Kimselere, hatta her zaman doğru yolu bulan halımızın
sağduyusuna da güvenmemiş, düşüncemizi onlardan gizlemişizdir. Açıkçası bilgiyle beslemediğimiz beynimizin akıl üretemediğini düşünmeden
yani, olmayan aklımızla, zoraki kabadayı gibi dolduruşa gelip, bir musibet işe
girmişizdir ki sormayın!.. Hani öteki mahalleden çekindiğimiz bir abi bize şunu
yapacaksın. Der ya.. Ona neden, niçin diye soramadan, o işi yaptığımızda
burnumuz boka batmadan. Kurtulamayacağımızı bile düşünemeyip, ya Allah, ya bismillah
deyip dalarız ya hengamenin ortasına.. İşte öyle olur gaza gelişimiz. Öyle
istekliyizdir ki, içimizdeki ezikliği attık deriz kendi kendimize.. Abim bana
bir görev verdi, beni adam yerine koydu deriz.. Sevinçliyizdir… Abinin tahmin
edemeceği cüretkarlığımızı sergilemeye başlarız. Abi memnun ama temkinli.. Bu kadar
hızlı gitme.. Hep sopayla gezme, ara sıra da şeker dağıt diye öğütler atar.
Bazen de Öteki mahalledeki bir maçta kavga ettiğin, takım kaptanına yıllar
sonra sen haksızdım diyecek, özür dileyeceksin diye telkinde bulunur. Maksat
senin bu taşkınlıklarını fazla bulup, yanından ayrılmak isteyen zevata, senin
ne kadar güçlü olduğunu hatırlatmaktır. İşte o abinin ki, senin yaptıklarında hiçbir sorumluluğu
olan abinin, davulu senin boynuna asıp, istediği zaman tokmağı vurduğunu fark edene
kadar ki zaman mutlu gezebilirsin. Bunun adı yalancı mutluluktur. Önce filmin makarasını
geri sarar, olanları içselimizde sakin kafayla izleriz. Yahu biz ne yaptık der.
Adamsak hayıflanırız. Biz abiyi kırmamak, daha kötüsü ondan korkarak bir belaya
bulaşmışızdır bir kere… Geri dönüşü yoktur bu işin, işte kefenle yola
çıktığımızı bu yapmış olduğumuz yanlışlar bize o zaman hatırlatır acı gerçeği. Kefele
yola çıkmaktansa akılla yola çıkmış olmayı ne kadar çok isteriz ki,
bilemezsiniz.. Bu anlar bizim en zor anlarımızdır, bu ölümcül hatayı en
yakınlarımıza dahi anlatamayız. Ya o meydanlarda bizi bir ilah gibi göklere
çıkaran kuru kalabalıklar. Onlar ne der.
Bizim müşküle düşüp, çaresiz olduğumuzu duyarlarsa deyip, son bir kez daha
ayağa kalkıp, o eski gürlemelerimizden eser kalmayan sesimizle. Sonuna kadar
gideceğimizi.. Bu sefer kendi kendimize gaz vermişizdir. Gündeme düşmemesine
rağmen, bu uğurda diye başlayan hafif kırık bir sesle ilan ederiz
kararlılığımızı.. Adını bir çok kimsenin bilmediği, baldıran zehri içmeye
kadar götürür işi.. Ara sıra karışan aklımız, şu an tamamen yok olma
tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dönüşü olmayan bir şekilde, kontrolü
kaçırmışızdır artık… Tehlikenin farkına varmışızdır., geri dönmek isteriz. Ama
alan daralmış, manevra yeri kalmamıştır. Avlanma sırasında tüm heyelanları
yaşayan, bir av hayvanı güdüsüyle, kaçış olmadığını anlasak ta acaba deriz içimizden ve bir umutla av
hayvanlarının iç güdü sel yaptıkları bir şeyi yaparız. Hasmımızı korkutup
kaçırmayı sağlayacak o ilkel metoda başvururuz. Kendimizi olduğumuzdan büyük
göstermek için kabarırız, kabarabildiğimiz kadar. Hasmımız da aynı numarayı
bildiğinden pek işe yaramayan bu numara teslimiyetten önce son numaramız olarak
tarihe geçecektir. Ne yapalım kader.. Bindiğimiz iki teker geri vitesi yok ki
birader. Olsa da emir büyük yerden. Onu kızdırdın mı boyun gider bedenden… İşte
o an arayışa başlarsınız. Her şey çok geçtir artık. Hani bir yol birine akıl
danışayım, dersiniz de Akil adamlar aramaya başlar ama bulamazsınız. Tabi
sizde her zamanki yandaşları akil renge boyarken suçüstü yapılırsınız ya!... İşte o an, beyninin gücü sizi sıkıntıya
düşüren musibetin üstesinden gelemiyor demektir.
Mesela
yine iyi işlenmemiş bir beyinle, insanların bir çoğunu korkutup
sindirebilirsiniz. Dediklerinizi yaptırabilir hatta suç işlemelerini
sağlayabilirsiniz. Ama bunların hiç biri kalıcı olmaz. İnsanlar önce bu durumu
yadırgarlar. Sonra kendileri bile farkına varmadan, insanın yaradılışında
kalıtsal olarak var olan savunma mekanizması iç güdü sel olarak harekete geçer.
Bu savunma mekanizması ilkel olduğu için davranışları da ilkel olacaktır. İşte
tüm krallığınızın biteceği an o andır. Kadayıfın altımı önce kızaracak üstümü
o andan itibaren önemini yitirir, çünkü toplumsal katliam (masakka) başladığında hak
hukuk, duygu hepsi o kaos topunun içerinde erir gider.
Bu
durumdan kurtulmanın tek çaresi ise okumaktır. Okul sıralarında öğrendiğiniz
ALFA-B den bahsetmiyorum. Başka hayatları anlatan kitapların çok küçük
yaşlardan başlanarak okunmasını kastediyorum. O kitaplar kişiye ayna vazifesi
görecek ve o çocuklar bu sanal aynada kendilerinin farkına varacaklar, gerekli
olan otokontrolü ve doğru alışkanlıkları destur edineceklerdir. İnsanın
özgüveninin gelişmesi de bilgisiyle doğru orantılıdır. Fakat Tıb bilgisi de
olsa mesleki bilgiyi kast etmiyorum. Yaşamımızda gerekli olan yaşam bilgisidir
insanın özgüvenini arttıran.
Toplumumuzun
%60 ı aptal değil, bunu böyle basmakalıp söylerseniz haksızlık etmiş olursunuz.
Kendi çıkarı için zati sunguru bile cebinden çıkaracak kadar becerili olan bir
% 60 tan bahsediyoruz. Oportünist, yani çıkarcı olabilirler. Egoist, yani
bencil, harami, asalak olabilirler. Mensubu olduğu ve beraber yaşadığı toplumu
öteleyebil ilenler, Maddi kazançlarını başkaların haklarını gasp ederek
sağlayanlar. Tertip üstüne tertip düzenleyip, insanları karalayan, yalan
ifadelerle rakip gördükleri kimseleri hapse attıranlar. Bu durumu bildikleri
halde haksızlığı medyada savunan halkımız mensuplarına sakın ola aptal demeyin.
Onlara en uygun ismi tarih verecektir. Tanrının yarattıkları dediğimiz ve
birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bu kardeşlerimizin beyinleri evrensel
insanın gereksinimi olan çağdaş, toplum yararına uygun bilgilerle depolanmamış.
Aksine yıllarca bu günlerde kullanılmak üzere, kin ve nefret öğretisiyle
örselenmiş olduğunu görüyoruz. Çünkü, beyin kendisine önceden verilen verileri
kullanabildiğinden, bunun bu gün ortaya çıkan tabi bir reaksiyon olmadığını
biliyoruz. Bu günlere için özel olarak hazırlanmış beyinler taşıyan bir zümre,
bir koalisyon var karşımızda. Ataletin zamanı değil, kendinize gelin. Bu
memlekette yeteri kadar kul var. Sizler insan olmayı seçin. Ancak böyle bir
davranışla insan olma onurunu yaşayabilir. İnsan olmayı hak edebilirsiniz.
Sıfatınız insan gibiyse, içinizi benliğinizi de insana benzetmeniz gerektiği an
bu gün olamaz mı? Gelin hep beraber aslımıza dönelim ve insan olmaya ant
içelim. Bakın o zaman hayat ne kadar güzel olacak!..
Ki,
Allah yarattığı bu yüce varlığa “Sana kendi sıfatımı veriyorum diyerek onu,
onurlandırmamış mı?.” Şimdi sıra senin,
Allahın sana bahşetmiş olduğu sıfatı hak etmen gerekecek!..
Cemal
K. Demir
31.03.2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder