12 Eylül 2014 Cuma

YOBAZ'IN KARA SEVDA'SI SENİN KADERİN OLMAMALI



Bazı konular vardır ki; Siz istediğiniz kadar anlatın, aynı frekansta değilseniz, karşınızdakinin anladığı kadarını anlatabilirsiniz. Bu bazen hiçbir şey anlatamadığınız anlamına da gelebilir.

 

Benim vurgulamak istediğim “Kara sevdayı” anlamanız için önce benim ne hissettiğimi anlamanız gerekir. Benimse hislerimi üşenmeden, sıkılmadan açıklamam. Kabul görüp, görmemesine bakmadan, benden sonraki Nesil'e duygularımı bir masal dede sabrıyla aktarmak, aktarabilmem gerekmektedir.                 Zaman olsa. Belki o geniş zamanın içinde anlaşılır olurum diye ummak, o umutla mutlu yaşamak isterdim. Ama zaman yok. Beklemeye tahammül yok. Yarın uyanabilirseniz eğer, çok geç olmuş, her şey için geç kalmış olabilirsiniz.


Gün ataletle esneme günü değil, bu günün küfrünü yarına bırakma günü hiç değil. Söveceksen bugün. Döveceksen de bu Gün döveceksin.

Bu durumda ilk akla gelebilecek şeyin ( Algılaması gereken tarafın algısının kıt olduğu varsayımı) bir yanılgı olduğunu belirterek, durumu izah etmeye çalışacağım. Şayet anlatmak istediğiniz bir şey ile ilgili olarak, algılaması gereken tarafta sizin o konu hakkındaki algılarınız doğrultusunda bir his uyandıramamışsanız başaramazsınız. Anlatmak istediğiniz bir şeyi çok iyi ifade etseniz de başaramazsınız bunu. Karşınızdaki anlamasını istediğiniz kişinin akademisyen veya entelektüel bir kişilik olması da sizi anlamamasına engel olmaz. Yani ne anlatan olarak siz, ne de algılayamayan taraf olan muhatabınızın bilgisizliği veya cahilliği değildir anlamamak veya anlaşılamamak. Anlamak için konuya ilgi duymak, dahası olaya, insana ama aslında kişinin kendisine saygı duyması o sebeple fikir oluşturması için öğrenme çabasını göstermesi gerekir.


Bizim toplumumuz gibi gelişmemiş toplumlarda Konuya ilgi duymak, toplumsal olaylarda ilgilenmenin tetiklenmesi, toplumun birbirini etkilemesi ile olur. Sürü güdüsü devreye girdimi. Olayı yaratan haberin içeriğine bakılmaz. Sadece şablon ve manşetler konuşur. 


Bunu şöyle açıklayabiliriz. Dikkat ederseniz, bazı güncel olmayan tema işlenen “Yazısız”  bir karikatürün altına, duruma göre bazen küçük bir ibare, bazen pehlivan tefrikası uzunluğunda anlatım ekleseler de yine izleyiciye ulaşma oranı istenilen sayıya ulaşamaz. Toplumu ilgilendiren güncel temalar işlendiğinde ise karikatüre yazılı anlatım yapmaya gerek yoktur.

Oysa gelişmiş toplumlarda birey, kendi haklarını bilecek olgunluğa erişmiş ve ne istediğini bilen biridir. Siyasi erk tercihini ona göre yapar, siyasileri yönlendirir.  Yani siyasiler tarafından kullanılmaz. Siyasileri de kendisinin efendisi durumuna koyup karşılarında büzülmez.



Bu durumda toplumda eğitim eşitliği olması gerekir birbirlerini anlamaları için. Bu da Toplumdaki yaşam paylaşımında, bazen sosyal statüde eşitlik veya en asgari düzeyde iletişimin bile bir birine yakın olması ile mümkün olur.  Bizim toplumumuz gibi bir birinden kopuk, sosyal düzeyde uçurum düzeyinde boşluklar yaratılan toplumlar, bırakın iletişimi her zaman patlamaya hazır bomba gibidirler. Bir diğeri de değer yargılarının, topluma yararlı kavramının Pragmatik düşünce, Bu Konuda Amerikan Toplumu örnek alınmalıdır. Sosyal konumları ne olursa olsun, ( "Her şey Amerika içindir." Görüşü gibi, vatansever duyguları ateşleyerek kullanılan birleştirme hipnozu. Ki, çoğu zaman mahalle baskısıyla, bizde olduğu gibi kim daha milliyetçidir yarışına girilir ve asıl sorunlar unutturulur. . Bir nevi duygu sömürüsü. Düşünce yetisini yitirmiş bireylerin çoğunlukta olduğu ve toplum hafızasının olmadığı ülkelerde çok kullanılır. ) homojen bir şekilde dağılmış olması gerekir.



Şayet sizin belleğinize girmiş olan bilgiler yüzeysel kavramlardan oluşan bilgiler ise, slogan haline gelmiş fakat üzerinde düşünüp te sentezlemediğiniz ham ve emanet birlilere sahip olabilirsiniz. Mesela koşulsuz uzlaşma, toleransı geniş tutma, bulaşmama gibi slogan haline gelen ve ateşlenmeye hazır  duyguların  tansiyonunu düşürmek için kullanılan, terbiye metodudur.                                     Misal olarak, 1980 darbesi sonrası Türk toplumunun taret musluğundan sonraki en büyük buluşu olan vatandaşa ümmet ve  asker itaatkarlığını aşılama projesi.  Ne acıdır ki, Türk gençlerine ve uzunca bir dönem her doğan Türk çocuğuna uygulanan ve toplumun %80 de kabul gören, uslu, itaatkar vatandaş  tiplemesinin örnek kişilik olarak benimsenmesidir. Bu durum, çocukların kişiliklerinde büyük tahribatlara yol açmıştır.


Bu tip algılama ve davranış (Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verememe durumu, felsefe, durum değerlendirmesi yapamama gibi..) bozukluklarını seksen sonrası  yetişen gençlerde  görüldüğü şehir efsanesi halini almış olsa da.. Ben, sebebinin eğitim ve sanayi deneyiminin insana kattığı oto kontrol ve toplumsal uzlaşma, (Duygusal olmayan) gerekçeli dayanışmanın gelenek halinin almadığı Toplumlarda bu tip "Robotik davranışlar"  ve kişilikli olmayan toplumsal dürtülerimiz olduğuna yaşım boyunca şahit oldum.  Birey tek tip değildir, fikir ayrı olup ta, davranış aynı olamaz. Uyum ayrı bir şeydir, algılama ve değerlendirme ayrı bir şey. İnsanlara eşit davranmak tabi ki elzemdir. Her birey, din dil, ırk ve toplumsal statüsü ne olursa olsun, insan olduğu için, insanlara mahsus olan saygıyı  hak eder.  Bu hoşgörü  değil, temel bir haktır. Tıpkı bizim anayasamızdaki kıyafet, Tekke ve zaviyeler,  kanunlarına atıfta bulunan metin gibi, toplumsal uzlaşma sonucu elde edilen bir haktır. Aksi bir durum da, toplum düzenini bozan hareket, tavır, giyim, kuşam ve  sözlü ve fiili dayatmalara gösterilecek müsamaha, sınırının belirlenmesi  kişiyle ilgili hoşgörü ye tabi bir davranış silsilesi değildir, yasalarla ilgilidir. Ebeveynlerinin, seksen öncesi kavgaların yılgınları olarak, çare olarak gördükleri “Etliğe sütlüye karışmama  durumu”  ve bu konuda oluşturulan, toplumun sessiz ittifakı sebebiyledir ki, Bu güne kadar tepkisiz bir gençlikle toplumun dinamizmi yok edilmiş bir Türkiye vardı.

Toplum olarak bir şeyi unutmuştuk, Hayatın kendisi zaten bir savaş  alanıdır, acımasızdır. Vahşi hayatta  ayakta kalabilecek gücün varsa yaşarsın.  Beşeri hayatta ise  aklın kadar, aklın oranında  yaşayabilirsin. Akıllı toplumların yaşam düzeyinin  bilindiği bir dünyada bu durumdan bahsetmek zül gelse de.. Maalesef durum böyledir, Şu bir gerçek..  Hayat bir savaştır ve savaştan kaçan hiçbir toplumun yaşaması mümkün olmamıştır şimdiye kadar.  (Savaş kelimesi burada mücadele anlamındadır. ) Kör dövüşü mücadele değildir. Mücadele akılla yapılırsa başarılıdır. Korkup bulaşmamak kabuğuna çekilip beklemek te bir mücadele şeklidir belki ama kaybetmeye mahkûm bir mücadele şekli.

 Toplumun dinamizmini yitirip, olaylara anında tepki vermemesinin sonucu olarak bu günkü kara günlere geldik.  Bizim yaşam alanımıza daraltan, hatta bazı yerlerde tamamen yok eden bir zihniyete, tembel ve korkakların ilkesi haline gelen, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın felsefesinin yumuşattığı duygularımızla, hoşgörü kalkanını kendimize siper ettik. Oysa hoşgörünün bir sınırları vardı. Biz o sınırları o kör dönemde unuttuk. Şimdi aydık, ayık olan gençliğimizle, tekrar eski değerlerimiz neydi diye o devri yaşayanlara sormaya başladık. Milletçe seferberlik ilan etme hazırlıklarına başladık. Neden? Çünkü bizim atalet içinde ve gençliğimizin uyuşturulduğu dönemde, hoşgörü gösterdiğimiz düşünce bize hâkim olmaya başladı. Önce, açgözlü yüzeysel, milli çıkarları düşünmeyen, Atatürk ilkelerini unutan ve siyasetteki her şiraze kaymasında, yani tüm darbelerde yapıldığı gibi , yıkımın dağınıklığı temizlenmeden üzerine inşa edilen sistem rehabilite edilmedi. Cumhuriyetin tüm kazanımlarını günlük çıkarlar uğruna ve baş edememe yetersizliği içinde  bilerek yıkılmaları istendi, planlı bir şekilde yok edildi. Sonra ekonomik korku salındı yüreklere, bankalar batırıldı, gözler boyandı, politikadan yılgın halkın denizdeki yılana sarılması sağlandı. İmamı azam payitahta sadrazam yapıldı. İrticanın bu coğrafyada bir tehlike olduğu ibaresini yasalardan atıp, irtica yanlısı bir politika izleyen bu günkü hükümetin, irticanın aradığı ortamı yaratarak, yeşeren bu çayırda semirmesine yol açmalarını hayretle izlediğimiz bir dönem geçirdik, uyuşuktuk fark edemedik. Teröristlerle dans ediyorlardı ayılamadık. Nihayet bu günlere geldik.
                                                    xxx                          xxx
Şimdi muhatabım, yani beni anlamasını istediğim tarafa benim konuya nasıl baktığım hakkında bir fikir verdim sanıyorum. Yani Demokrasinin gereği hoşgörünün de sınırlı olması gerekliliği yönündeki düşünme egzersizleri için,  algılayan tarafta bazı hisler uyandırabileceğimi sanıyorum.
Ne düşündüğümü ve neden  (“kara sevda” böyle bir şey olsa gerek.)  ibaresini o görünüşte masum duran resmi ifade etmek için kullandığımı açıklayayım.

 “Kara sevda” anlam olarak amansız bir aşkı tarif eder, benim orada anlatmak istediğim aslında o resim değil fakat o “Bağnazlığın, Bağımlılığın, ümmetçiliğin, itaat kültürünün ve nihayet, kara çarşafın”  bir kara sevda oluşudur ki, belli bir kesim tarafından, cumhuriyetimizin ilanından sonra yapılan kıyafet devrimiyle yasaklanan, bir kıyafetin ve yaşam tarzının hala toplum yaşam düzenimizi  Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana 91 yıl geçmiş olmasına rağmen dirençle bıkmadan, usanmadan tehdit etmesidir bu  bağnaz  tutumun "Kara Sevdasıdır." Halkımızın vazgeçemediği kul olma sevdasıdır. Muhalefet partilerinin bile oy kapma yarışına girdiği bu rezil, kişiliksiz yaşam tarzında vazgeçememe tutkusudur bu "Kara sevda." Aşık uslanmaz bir biçimde tutkuludur. Dışarıdan bakan için Traji-komik bir durum olabilir ama,  kara sevdalı çoktan "Yoluna ölürüm."  ruh haline girmiş. durdurmanın imkanı yoktur. Bulaşıcı bir virüsten tehlikeli olan bu duruma dur diyecek, yine toplumun diğer fertleridir. Bu konuda herhangi bir kuruluştan yardım beklemek, sorunları da beraberinde getirecektir.

Buna benim hoşgörü göstermem isteniyorsa ret ediyorum. Kanunlarımıza ve Atatürk ilkelerine bağlı bir Laik cumhuriyet çocuğu olarak ret ediyorum. Benim hoşgörü sınırlarını aşan bir durumu, cumhuriyetimize karşı başkaldıran bu durumu lanetliyorum.  Diyebilen toplumumuzun üçte ikilik gibi büyük bir bölümü iradesiyle durduracaktır bu tehlikeyi. Müslüman geleneklerine göre yaşayan ve bembeyaz başörtüsüyle her zaman saygı duyduğum, anneler durduracaktır bu çarpık gidişatı.. Ak sakallı inancını içinde yaşayan nur yüzlü ihtiyarlardır, bu çarpık din anlayışının yanlış olduğunu anlatacak olanlar. Bu kara vicdanlı din simsarlarını icadı olan, karanlık yaşamlara, kadını kara çarşafa sokan zihniyete dur diyecek iradeyi gösterecek olan halkın ta kendisidir..
Dünyevi konuların halli için yasalarımızı göz ardı edip, "Ulemaya soralım." diyebilen cılız beyinlerinin kısıtlı olanaklarıyla yaşama tutunan, ana dilini ile eksik konuşan çapsız bir politikacıların yeni dünyada işi olmamalı.                                                                                                                            Anayasasında, “Devletin İdari şekli Laik Cumhuriyettir.” Yazan bir ülkede Siyasetin baş aktörlerinden olmasına karşıyım. Okulların, sistematik bir şekilde “İmam Hatip”  okuluna dönüştürülmesine şiddetle karşı çıkan bir muhalefet partisi görmüyorsanız. O konuda sizi temsil edenlerin aralarında uzlaştıkları izlenim edinmeniz normaldir. Tüm marifeti Mevta yıkamak ve pamuk tıkamaktan ibaret olan imamların asil görevlerine dönme vakti gelmiştir. Siyasette İmamlar darbesi  yaşıyoruz. Evet bu Cumhuriyeti İmamlar cumhuriyetine çevirmelerine hayır demek hepimizin demokratik hakkıdır. Yüksek sesle haykırmalı ve bu uygulama kaldırılıncaya kadar, her türlü yaptırımı yasalar çerçevesinde uygulamalıyız. Anti demokratik seçim yasaları ve çeşitli kata kulle marifetiyle yapılan tüm seçimler. Gece yarısı hırsızları gibi, "Oldu bitti." Baskın metoduyla halkımızın en temel hakkı olan bireyin kendini ifade etme özgürlüğü hiçe sayılarak çıkarılan  kanunlar yasal değildir.  Ayrıca parlamentonun üyelerinin bu davranışı da demokratik bir davranış değildir. Zaten şu an rejimin adı da demokrasi değil, “İleri Demokrasidir.” Hiç bir demokratik ülke kendi varlığını yok edecek, bu boyuttaki bir irtica tehlikesini içinde bu kadar yıl barındıramaz. Yasalarını uygulanması durumunda siyasetin merkezi yerine ömrünü parmaklıklar arasında geçirmesi gereken bu günün siyasilerinin,  benim kaderimi, geleceğime baskı rejimiyle ipotek koymasına, bir düşmanın yurdumu işgal edebilme olasılığına karşı olduğum gibi karşıyım.  Kara eller gibi sinsice toplumun içine sızan, kara bir bulut gibi ışığımızı karartan,  kara çarşaf kadar  kapalı ve  gizli fikirlere hep karşıydım ve her zaman karşı olacağım.
İnsan onuruna yakışmayan biat kültürü bireyin yaşam tarzı değildir.  Karartılmış yaşam. Bireyin kendi tercihi olsa da toplumdan uzak tutulmalıdır. Bulaşıcı bir hastalık gibi sirayet eder çünkü. Yani modern toplumda bireyin yaşam tarzı Laik Demokratik bir rejimle yaşamayı tercih eden topluma dayatılmamalıdır. 
Bir düşüncenin, çağımıza uymayan bir düşüncenin topluma demokrasi adına dayatılması rejimimiz için büyük bir tehlikedir. Ayrıca bu durum, şu anda yürürlükte olan kanunlarımıza da aykırıdır.  Böyle bir durumdan oy çıkarma hesapları yapan, Başta Ama muhalefet partisinin bu duruma karşı çıkması olasılığı olamaz.  
Diyebilirsiniz ki, o kanunu kaldırabilirler. Evet, yapabilirler ama o takdirde benimle yaptıkları (Laiklik ilkesine inanan toplumun büyük bir kısmı)  toplumsal uzlaşmamı da ihlal etmiş olurlar ki,  ihlal önce kanunlar nezdinde cezalandırılır. Aksi bir durum, toplumu karşı karşıya getirir.  Bunun adı savaştır.

Toplumsal anlaşmanın ihlal edildiği bir yerde hukuksuzluk vardır. O zaman halkın zor rejim için, kullanmasına nasıl engel olabilecekler.  Toplumsal kargaşa başlar. Tüm kaoslar böyle başlamaz mı?  



İrticanın yaşam tarzı ve kara çarşaf! Kara düşüncesinin simgesidir. Bağnazlığın çektiği haddir. Demokrasi literatüründe tarz olarak değil, başkaldırı olarak kaydedilmiştir.  Tabi bir bireyin Yaşam tarzı başka bir bireye uymak zorunda değildir ama topluma uyması arzu edilir. Toplumsal uzlaşmam olan kanunlarımıza uymak zorunda olduğunda ısrarcı olmaya devam edeceğim. Laik Türkiye cumhuriyetinde böyle bir çevreye de, böyle bir yaşam tarzına da karşıyım.

Atatürkçüyüm, Lâik’im, demokratım demekle olmaz. Değerlerine sahip çıkmayan kimse en küçük toplum birimi olan,  ailesine de sahip çıkamaz. Değerleri için savaşmayan kimse yaşarken ölmüştür. Üreyemez, fikir üretemez.    İğdiş edilmiş gibidir.  Hoşgörü vardır ve hoşgörü asil bir davranıştır.     Ama nelerin hoşgörü kapsamına girdiğini ayırt edebilmektir asıl mesele. Ayırt edemeyeceklerin toplum geçmişine akıl danışmaları gereken çok ciddi bir meseledir hoşgörü.  Vatandaşın cumhuriyet ilkelerine, kanunlarına karşı çıkanları hoş görmek, milletine ihanet etmekle eş değerdedir.     Elbette Toplum içinde -Ben milletime ihanet edemem sevgili arkadaşım.   Sen de benden bunu isteyemezsin. Diyecek kimseler olduğu gibi, olayları görmezden gelip, toplum hareketlerine göre mevzi alan kimselerde olacaktır. İşte toplumun karşı karşıya kaldığı öyle bir tehlikenin olası durumunda kayıtsız kalınmasına tahammülü yoktur. Korunması gereken rejimin. Tehlikenin gireceği en mutedil gedik orasıdır. Kanunlarla yasaklanan bir şeyi görmezden gelmek, irticaya hoşgörü göstermiş olmak demektir. İrticayı davet etmektir.                                                   Şeriat isteriz diye bağıran milletvekilinin, Laik cumhuriyetin meclisinde halkı temsilen bulunan Milletin vekilinden bahsediyoruz. Herhangi birinden değil. Sesi nasıl yükseldi son zamanlarda, bunun farkında mısınız, hoşgörü sınırlıdır, hele rejim söz konusu olduğunda adı bile geçmez hoşgörünün. Rüyalar âleminde gezinen Polianna duygularıyla dünyaya pembe bakan genç, yaşlı vatandaşlarımızı uyarmak isterim. İrtica kapıdan içeri girdimi çıkmaz.   O zaman vakit geçmiştir. Ya kul olacaksın ya da özgürlüğünü tekrar kazanmak için, ölümüne savaşacaksın. 

Demokrasi lafını ağzından düşürmeyen iki kesim var bu gün ülkemizde. Biri yurt dışı da dâhil olmak üzere, terör destekçileri, diğeri iktidar ve yandaşları…  İkisi de demokrasinin adını kendi çıkarları doğrultusunda kullanan kitlelerdir. Çünkü her iki kesimde yasalarımızı hiçe sayan davranışlarıyla gaflet içindeler. İşlerine geldiğinde, savundukları liberal demokrasinin dünya yüzeyinde uygulandığı örnek bir ülke yoktur. Tamamen teoriye dayalı bir düşüncedir. Muhtemeldir ki insan neslinin gelişimine göre ilerde denenecek toplumun başvuracağı rejimlerden biri olacaktır belki. Bu günün Türkiye’sinde, Halkın %60-70 inin düşünebilme kapasitesinin kısıtlı olduğu yurdumuzda böyle bir rejimin hayalinin bile kurulabilmesi lükstür. Yasaları hiçe sayan parlamenterlerin çoğunlukta olduğu bir ülkede ne kadar demokrat olunursa. O kadar olabiliyoruz maalesef. Amaç, Cumhuriyetimizin 90 yılda elde ettiği kazanımları korumak olmalıdır. Onun üzerine demokrasiyi evrensel düzeyde inşa edebilmek olmalıdır asıl hedef.

Demokrasi bileşik kaplar gibidir, içerindeki mayi akışkan olmalıdır, akışkanlığıyla her kesime eşit bir şekilde dağılır. Fakat bir toplumun bileşik kaplardaki mayi gibi akışkan olamayacağı deneyimini yaşayan antik çağ toplumları, akışkanlığı sağlamak için bir yol buldular. Bu gün herkes tarafından bilinen ve adına anayasa dediğimiz, toplumsal uzlaşmamızın maddelerle belirtildiği bir milli mutabakat metni hazırlanmıştır. Uymamız gereken kanunlarımız bu anayasamıza göre şekil alır. Günün koşullarına ve ihtiyaca göre zaman zaman yasama tarafından yenilenir veya tamamen değiştirilir.  İşte o bileşik kaptaki maddeyi akışkan yapan da bu kanunlardır. Hoşgörüyle o mayi akışkan olmaz ve sana bana ulaşmaz.  Hoşgörü de yasalarımıza karşı olmayan ve toplumsal yaşamımızda travma yaratmayacak şeyler için gösterilir ama onunda bir sınırı vardır.


Rejim endişesi yaşayan halkımızın, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, yüreklerinde gizledikleri .. Özlemle söylemek isteyip te, söyleyemedikleri ise.

 "-Ben Laik cumhuriyetten yana ve Atatürk ilkelerinden yana tavrımı koymuşum ve bu tavrım yasaldır. Bayrağım yasal, Milli marşım yasal, kimsenin yasal ve beşer hakkına tecavüz etmem ve etmeyi düşünmeyen bir birey olarak, bana hoşgörü gösterilmesini değil, yasaların bana vermiş olduğu haklarıma saygı duymanız yeterlidir benim için. Ben, yaşam tarzım ve hümanist düşüncemle,  Kemal Atatürk'ün, T. B. M. Meclisinde ilan ettiği Laik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gurur duyuyorum.  Benim kutsalım olan Laik cumhuriyetime dokunulmasını istemediğim için..  Kara çarşaf gibi çağ dışı kalmış ve ancak bir insanın içselinde yaşaması gereken inanç özgürlüğünü,  "Toplum bunu istiyor." Diye dayatılmasına karşı duracağım. Bunu yaparken gücüne inandığım adaletin tesisinde yol gösterici olan, hukuk kuralları dışına çıkmayacağım.  Siyasi güçlerin, amaca ulaşmak için despotluğa baş vurup had safhada uygulaması ancak. aşağılık denilen sınıfın yapabileceği bir davranışlar silsilesidir. İktidar olabilmek ve iktidarda kalabilmek için, her türlü hile ve desiseye başvuran erki, bir an önce adaletin tesis edilmesi için adil olmaya davet ediyorum. Aksi takdirde kendi halinde hoşgörülü her bireyden bir canavar yaratılması mümkündür. Çünkü her bireyin tahammül ve hoşgörü sınırı vardır.
ckd




İnanıyorum ki; Bir Gün bu millet üzerindeki ölü toprağından kurtulacak. Ben ve benim gibi, memleketinin geleceğinden, rejiminden endişe duyan milyonlarca vatandaşımız derdini anlatabilecek. Uyuyan kitle, mahmur gözlerle de olsa durumun farkına varıp bu kepazeliğe bir son verilmesi için kale gibi sağlam iradesini set yapacak. Evet, sağlam ve ne yaptığını bilen akıllı genç iradeler sayesinde cumhuriyetimizin daha yüzlerce yıl yaşaması mümkün olacaktır. Böyle bir toplumsal uyanışla, Türk toplumu binlerce kez cumhuriyetini kutlayacak ve hiç bir kuvvet kutlamasına mani olamayacaktır.


Cemal K. Demir

Hiç yorum yok: