AHMET'İ TANIMAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AHMET'İ TANIMAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2013 Salı

AOO NOTLARI.. AHMET'İ TANIMAK


 

 

AHMET’İ TANIMAK…

Hayatı iki üç sayfaya değil, kitaplara sığmayacak kadar dolu dolu yaşamış, Sevgili kardeşim, Ahmet Emre Şenyüz için  

14.12.2012

Cemal K. Demir

 

I. BÖLÜM  (AOO ESKİ OKUL VE ÇEVRESİ)

Yine, paltoların sandıklardan çıkartılıp,  günlük kullanıma alındığı, soğuk kış günlerinin aman vermediği aylardan biri.  Okulun girişindeki holdeyiz. Soğuğun kaslarımızı bir yay gibi germesinden olsa gerek,  göğsümüz ve omuzlarımız içe çekik, uçmaya hazırlanan kartal palazı gibi titrek, bekleşiyoruz.  Maarifin yatılı okullarında her zaman iki şeyin eksik olduğunun henüz farkına varamamış acemileriz. Olayı bizzat yaşadıktan sonra yüzümüze yerleşecek olan endişe ifadesinden eser yok.  Fakat bu ilk deneyimle bile durumumuza gülmek mi, yoksa ağlamak mı gerektiği kararsızlığı o,  meşhur  ”Mona Lisa simle”  ifadesi olarak tezahür etmiş durumda. 4x5 metrelik alanda, zembereği gevşemiş saat gibi, ara sıra hızlanarak volta atan 10-15 kişiyiz. Volta demek yerine donmamak için, olduğumuz yerde tepiniyoruz dersek, yaptığımız şeyi daha iyi ifade etmiş oluruz. Malumunuz bu gün dahi gündemden düşmeyen, ihale, iaşe, yakıt için verilen ödenek vurgunları… Anlaşılan, bizim okula uğramadan önce yukarıdan tırpanlanıp, kalan miktarı memleketin geleceğini şekillendirmek için eğitilen bizlere tahsis ediyor olmalılar ki;  İdarecilerimizin durumu da bizlerden iyi değildi. Gündüz gürül gürül yakılan kaloriferlere geceleri cinler müdahale ederek yanmasını önlüyorlardı. Gündüz okulumuza bir memur edasıyla gelen arkadaşlarımızın bizleri anlamasına imkân yoktu. Yatılı okuyan çocukların, katlanması gereken ve üç yıl boyunca düzeltilmeden, daha da kötüsüne alışmalarını zorlayan yaptırımlar vardı. Mesela ısınma, çamaşır, banyo ve şayet Halim amcayı kafalamazsan, adam gibi yemek çıkması için, en az 5-6 Hafta beklemek gibi.

Sizlere biraz, Amerikan yardımı ve teknik desteğiyle kurulan bu okulun coğrafi konumu ve teknik yapısından bahsetmek istiyorum. Gençlik Parkına sırtınızı dönüp Ankara’nın o zamanki, Yeni mahalle banliyö suna yöneldiğinizde önünüze çıkan kavşağı kazasız belasız geçerseniz, sağ salim okulumuzun üzerinde olduğu İstanbul caddesine adımınızı atmışsınız demektir.

 Kavşaktan Yeni mahalleye kadar uzanan o geniş yol sizi İstanbul’a götüren tek yoldu o dönemde…   İşte! Okulumuzun, üzerinde kendine uygun bir yer bulup ta sotaya yattığı ve büyüklüğüyle, uzaydan bile görünür dedikleri o meşhur cadde bu caddedir. Ankara'nın isinden kapkara olmuş bu binanın okul için seçilmiş olmasını ise, sakın talihsizlik olarak adlandırmayın. Laf aramızda kalsın, ben o seçimin halkın emniyeti ve sağlığı için gerekli olduğunu düşünüyorum.  Memleketin tüm delilerini toplayıp ta Payitahtın merkezi bir yerinde görücüye çıkarmak akıllıca bir davranış olmazdı herhalde.

 

 

Arkasında,  1950 yılından bu yana faaliyette olan, çöp deposunun bulunması (Fırsatınız olup ta o raya gittiğinizde o sanayi çöplüğünün hala orada ikamette olduğunu görebilirsiniz.) okulumuzun gizlenmesi için seçilmiş bir bölge olması fikrimi doğrular niteliğindedir. Okulun Ana giriş kapısını arkanıza aldığınızda, sağ cenapta her gün en az iki kamyon malın gelip gittiği, un deposu, sağa doğru biraz ilerlediğinizde, bizim okul talebelerinin langırt oynadığı Esnaflar kahvesi çıkar karşınıza.  Sol cenap ise, okul binamızın bir parçası olan ve restoranımızın alt katında yer aldığından, her balyoz darbesiyle binamızı sallayıp, bize küçük bir deprem korkusu yaşatan “Motor tamir atölyesi”. En önemlisi, sanki bilerek, özenle seçilmiş. Memleketin tekmil hergelesinin tepiştiği, ara sıra bizimde çayırında uzuneşek oynadığımız, hipodrom ise tam karşımızda kalıyor.  Ara teneffüslerde arka terasa çıktığımızda;

 Ankara'nın isi ve çöplük kokusu 

Ön tarafa çıktığımızda unlanma korkusu.

… Ve hep arada kalan. 

Ne yapsalar yaranamayan

Her boy cinsten ve ahvalden

Kuzgun anaların onlarca, şahin yavrusu…

Okula hasbelkader ziyarete gelen,

Veya sorduğunda o binanın

Otelcilik okulu olduğunu öğrenen

Hiç bir akıl Bali vatandaş inanmadı. İnanamadı…

Türk turizmine katkı sağlayacak otelcilerin

Bu binada yetiştirilecek olmasını akılları almadı.

Çoğu başlarını iki yana sallayıp, tekbir getirir gibi

Yazık bu çocuklara diyerek

Alçak sesle…  Bir birlerine, bizleri göstererek

Dertleniyorlardı…

 İnşallah çocukların bahtı bu bina gibi kapkara olmaz.” Diyerek…

 

Binanın tek lüksü,  kapı kirişi üstündeki cama, siyah zemin üzerine altın varakla yazılmış olan  “ Ankara Otelcilik Okulu ”  ibaresiydi. Tabi, Okulun “Royalty” olmasını sağlayan Amblemindeki. A.O.O. harflerine üzerine “Kral tacı” figürü yerleştirmek, fena fikir değildi. Yakışmıştı da,  çünkü o okuldan mezun olan Bila istisna, tüm arkadaşlarımızdaki özgüveni krallar ancak rüyalarında görebilirler ama o özgüvene sahip olmalarına imkân yoktu. (Özgüven sahibi olmak için;  Kendini tanımak- kendini sevmek- kendilerine açık, dürüst olmak.- Pozitif düşünceye sahip olmak gibi. Tüm bunlar için, dengeli bir akıl ve Bilgi birikimi öğeleridir. Törpülenmiş bir ego, öz güvenliğe atılacak ilk olabilir. ) Bizim çocukların çoğunda, burada yazılı olan her yetinin, olması gerekenden biraz fazlasıyla mevcuttu.  Bu sebeple okulumuzun görkemini sırtında taşıyan logomuz, bu okuldan mezun olup, Türkiye dışında da kendini kanıtlayan, sadece iyi meslek erbabı değil, ayrıca çok kaliteli bireylerin yetişmesiyle ne kadar gurur duysa azdır. Okulumuzun adına ve misyonuna sadece mesleki bakımdan sadık kalamayan, okul mezunu dostlarımız, mesleğin olmazsa olmazı olan, çağdaş insan vasfını her zaman korumuşlardır.  Gerçekten, O yıllarda ekonomisi iyi olmayan bir devletin, bu okul için hiçbir masraftan kaçmadığını göstergesi olan,  Kapı eşiği üzerindeki o “Altın varakla ve majüskül harflerle yazılmış, tabela vazifesi gören yazımıydı okulun tüm sihri?”  O okul ki,  bende dâhil, şimdi profesör olan okulumuz ilk mezunlarından Ruhi Yaman olmak üzere birçok gencin karanlık girdaba kapılıp, yanlış yollara sapmasını, belki de bıçkın bir mafya babası olmasını önlemiştir. O okul ki, birçok umutsuza umut kapısı olmuştur. O yıllarda gençliğin verdiği enerji ile kendisinin bile henüz tarifini yapamadığı isyankârlığı sebebiyle, okuldan atılmasına kadar giden bir süreç. Ve…  Umutsuzluğun başlangıcını, en acı bir şekilde ailesinde, çevresinde ve kendi içinde hissetmenin, işe yaramaz bir birey olarak sınıflandırılmanın tüm ağırlığını ta yüreğinde hissederek, bir günde olgunlaşabilen gençlerin kurtarıcısı, mabedi olmuştur.  Ben ve benim gibi o okulda okuyan sevgili dostlarım, 1961 Yılında bu

Güne kadar zincirleme bir şekilde bir birlerine bulaştırdıkları bu dostluk virüsünden beslenmektedirler. Ne mutlu o kişilere ki, bu ebedi dostluk virüsünü bulup, tüm dostlara aşılayabildiler. İşte bu gün memleketinden uzakta bir hastanede şifa bekleyen dostum Ahmet’i ve onunla beraber nice dostlarımı ben bu okulda tanımıştım. O arkasını sanayi çöplüğüne dayamış bu metruk binadan, günümüzün her biri altın değerinde olan otelcilerinin yetişeceğini kim bilebilirdi. Hatta o altın değerinde otelcilerin, yürekten bir birlerine bağlı, kadir-Şinasi birer dostlar olabileceğini kim söyleyebilirdi.   Bu okuldan mezun olan tüm kardeşlerimizin yüreğini hoplatan, onu hatırladıklarında salya sümük hale getiren bu hacim olarak küçük ama etkisi çok büyük olan  “Otelcilik okulu”  ibaresinin sihri değilse, bu işin sırrı nedir?                      

Aklımdan birçok defa geçmesine rağmen, kimseye söylemeye cesaret edemediğim bir gerçeği burada ifşa etmek isterim. O da, Buranın bir okul olmayıp, aslında; Yurdun çeşitli yörelerinden, “sade-zekâ”  kurbanı, orta ve orta üstü arızalı tiplerin getirilerek, rehabilitasyona tabi tutuldukları özel bir klinik olduğudur. Size komik gelebilir fakat bu inancımı bu gün dahi korumakta olduğum bilinmelidir. Her halde, bizim eğitimimiz için, otelcilik temasını seçmeleri de o güne kadar memlekette hiç kimsenin böyle bir mesleğin varlığından haberdar olmamasıdır. “Nasıl olsa kimse bir şey anlamaz, bizde bu bebeleri üç yıl burada oyalayıp, istediğimiz forma sokarız.” Fikrinin Amerikan ve Türk Gladyosunda kabul görmesidir. Benimkisi sadece bir teori, isteyen inanmamakta serbesttir. Amerika varsa bu işin içinde… Diye bir cümle kurmak istemiyorum. 

 

 II. BÖLÜM (AOO I. SINIFTAYIZ)

Yıl 1966, Yurdumuzun her bölgesinden gençler olarak, Türkiye’nin ilk Otelcilik okulundayız. Henüz birinci sınıflarda olduğumuz için, 2-A denen o meşhur hergele takımı oluşturulmamış.  Hatırladığım kadarı ile Yatılı okuyan arkadaşlardan  Naci Aksop,   Erdem Doğan,  Şerif  Sivrioğlu, Himmet Çakır (Saydığım bu dört arkadaşım bu gün aramızda değiller. Ruhları şad olsun.) şimdi kim olduklarını hatırlayamadığım değişik sınıflardan bir kaç talebe daha ve ben.    Günlerin kısa olduğu kış aylarında karanlık erken çöktüğünden, yukarıdaki koğuşlarımızda sıkılır, günün yorgunluğunu üzerimizden atmak için aşağı inerdik.  O gün yine alışkanlık haline getirdiğimiz gibi,  akşam yemeğinden önce, 3 yıl boyunca hep 40 mumluk lambayla aydınlatıldığından, duygusallaşan kardeşlerimizin kafa dinleme yeri olarak seçtikleri ana girişteyiz. İster istemez içimizdeki loş ışık romantizmini körükleyen o aydınlatmayan, ışığın karanlığındaki giriş holünde, bir üst kattaki Restoranın açılışını bekliyoruz.

 Aniden okulun cümle kapısında bir yoğunluk oluştu. Restorana çıkan merdiven başındayım, ne olduğunun farkına varmadan,  kalabalığın arasından yüksek perdeden adımın ünlendiğini duydum. Cemal! Cemal Demir!  Demirrr!..  Bekle biraz… Durdum…  Kalabalığa dikkatlice baktım,  gelen Ahmet’ti. Ahmet Emre  Şenyüz… Henüz benim için çoğunlukta kullanılan “Camoka “ lakabı oluşmamış. Bu okula gelişimiz daha birkaç hafta olmasına rağmen, tencerenin kapağını bulduğu gibi, bizler de sonradan o meşhur kuralsızlar sınıfı, 2-A sınıfında toplanacak hergele adayları olarak, birbirimizi tanıyıp seçmeye başlamıştık bile.  Ahmet: - Haydin koğuşa gidiyoruz.  Tam o esnada Restoran açılışı için tellallık görevini üstlenen, Restoran nöbetçisinin sesi yükseldi.  Eşme şivesiyle bağıran, okul müdürümüz Yunus Aslan’ın ikinci sınıfta okuyan ve şimdi aramızdan ayrılmış olan, merhum Mehmet Aslandı bu bağıran.

Ait oldukları yöre Şivesiyle konuşmak Eşmeli arkadaşlara çok yakıştığı gibi, benim sevdiğim, herkesle iyi bir dost olan Mehmet’e de çok yakışıyordu Eşme şivesi.  Haydin arkadeşleee yemeğe..  Kimse kalmasııınnn!... Koğuşlara haber salıveriinn, arkadeşleee…      O hengâmede restoran girişinde biriken ve kimsenin kimseye öncelik tanımadığı için, etten bir yumak halindeki barikatı zar zor aşarak yukarıya çıktık. Restoran kapısının açılışıyla başlayan top yekûn bu hücum şeklini, bir dedelerinden dinlemiş olduğu, Çanakkale savaşlarından. Bir de Bizim mabedimiz Ankara Otelcilik okulunda yaşananları anlatandan öğrenmiştir bu millet. O kadar sabırsızlar ki, Bu adamlar ana rahminde geçirdikleri 9 Ay ne kadar büyük bir sıkıntı çekmişlerdir. Demekten kendinizi alamıyorsunuz. Naci ve Şerif, çok acıkmış olmalılar ki,  bizimle yukarı gelmediler, Himmet restoranın açıldığını, diğer arkadaşlarına haber vermek için, merdivenleri o kocaman adımlarıyla üçer dörder çıkarak başka koğuşlara gitti.

Ahmet, Erdem ve ben, yukarı kata çıktık.  Koğuşumuza girdiğimiz gibi, alt ranzalardan birine attık kendimizi.  Merak ediyorduk;  Ahmet, Babası Süha Bey’in Ankara’ya gelmesinden dolayı o gün izin almıştı, annesinin de uzun zamandır hasta olduğunu söylerdi hep. Merak etmiştik.  Okuldaki arkadaşların bu konudaki yorumları her zaman sağlıklı olmadığından, ilk ağıdan dinlemek,  Ahmet’e sormak istiyorduk ama olası tatsız bir şeyi hatırlatmaktan çekinip, bir birimize baktık Erdemle. Ahmet’in en sevdiğim ve takdir ettiğim yönü ki o da  duyarlılıktır. O kişiliğine incelik katan duyarlılığıyla, bizi o ikilemden kurtarmıştı. Ahmet bizim kendisine ıkınarak bir soru sormaya yeltendiğimizi anlamıştı zannedersem. Hiç bekletmeden babasının gelişinden başlayarak anlatmaya başladı, rahatlamıştık.

Ahmet’in babası Süha Şenyüz,  Türkiye Şeker Fabrikaları kurumunda Fabrika Müdürü olarak yurdun her tarafında hizmetlerde bulunmuş ve o kurumdan emekli olana kadar uzun yıllar kurumda kalmıştı. Sonradan daha yakından tanıma şerefine nail olduğum,  muhteşem kişiliği olan biriydi Süha amca. Biz Ahmet’ten O gün ve annesi hakkında haber beklerken o bize, bu gün çok daha iyi kavrayabildiğim, “ acısını içine gömerek, hiç belli etmeden,” durumun iyi olduğunu söylemekle yetindi. Konuyu geçiştirmek için, başka mevzular yaratmada hep usta olan arkadaşım, o günde ilgimizi çekip, asıl mevzu-u unutturacak başka bir ilginç tema bulmuştu işte.  Bir yandan getirdiği nevaleyi çıkarıyor, diğer taraftan kesintisiz konuşmasına devam ederek,  Annesinin desteğiyle her zaman “Süha Bey” diye hitap ettiği babasına, uzun zamandır almak istediği “Çoban (Kaban) “ aldırdığını anlatarak bizi rahatlatıyordu. Rahat oluşumuzu perçinlemek için “çoban kabanlarının” seksapelini bir modacı edasıyla anlatmaya devam ediyordu… Çobanın en çok düğmelerinin hoşuna gittiğini, ama o düğmelerin ahşap olanlarını sevdiğini, her zaman ki üslubuyla Ton balığının azizliğini de ballandırarak anlatmayı ihmal etmedi o akşam. Konuyu öğrenmiştik. Erdem: - Haydi yemeğe geç

Kalmayalım dediğinde.. Durun Oğ- luuum.. Ben sizi niye çağırdım sanıyorsunuz…  Himmet,  Naci… Diğer arkadaşları da çağıralım. Yemekhaneden iki servant, takım taklavat kaptık mı tamamdır, masamızı kurarız.  Özel bi durum mu var Ahmet diyecek oldum. Niyetim kafa çekeceksek el ayağın çekilmesini beklememizin daha iyi olduğunu söylemekti.  Ahmet Yook len bi şey, şuradan birkaç bi şeyler aldıkta,  beraber yiyelim istedim. Hakikaten yediği ve yemek için aldığı her şeyi paylaşan biridir Ahmet. Bu gün bile o huyu hiç değişmemiştir, favori nevale kombinasyonu ise Ton balığı, Jambon, Pastırma, Salam ve rakı içmediği zaman, koka koladır.  Çantasından çıkardığı pakette okulda yiyemediğimiz ne varsa hepsinden birer, ikişer parça getirmişti. Fikir babası olduğu, tüm uyumsuz kafa dengi hergelelerin, mesleki derslere başlayacağımız ikinci sınıfın “Teknik sınıf” olması önerisini o akşam bizimle paylaştığı nevalesini yerken yapmıştı.

Daha sonra her annenin sevildiği gibi, Ahmet’inde çok sevdiği annesini kaybettiği haberini alacaktık. Ahmet’le beraber hepimizi etkileyen üzücü bu haberden,  günümüze kadar tazeliğini koruyan bir anı kaldı.

 

Ahmet,  hayattaki her şey gibi, aşkını da dolu dolu yaşadı. Kendi düştü, kalktı. Ağlamadı. Bir ara ismi Ankara’nın en meşhur sefillerine karıştı. Onu duyduğumda sefilin entelektüeli olur mu demeyin, Ahmet’i örnek alın dedim.

Parasız kaldığında - sen yine kazanırsın. Deyip, dilencinin elinde tuttuğu parayı alacak kadar cüretkâr. Cebindeki son kuruşu dostlarıyla paylaşacak kadar cömert.

Operada rol alıp, tayt giyecek kadar estetik bir sanatkâr. Meziyetlerinden bahsetmeyecek kadar alçak gönüllüdür dostum.

Karı-koca bile geçinemezken, dostluklarda ara sıra çatlaklar olmaz mı? Olur elbet.. Fakat o ne kadar kırılsa da, kırgınlığı artmadan, işi fazla uzatmadan, daha dün berabermiş gibi konuşur sizinle. Hiç bir dostundan vazgeçmemiş biri olarak, parası pulu yoktur ama dost dünyalıksa eğer, dostu boldur.

Bu kadar dostu olan Ahmet, yalnızdır

Hep yalnızdı o.

Bu tip adamlar, yük olmamak için

Dostundan ricada bulunmazlar

Öfkelendiğinde hasar vermesinden çekindiği için içindeki fırtınayı dışa bırakmazlar

 

 

 

 Kendi türkülerini hep kendileri yazar, kendileri okurlar.

 Bu tip adamlar...  Dertlerini,  güzel havalarda dostlarla, kötü havalarda kurtlarla paylaşırlar.

 Ateş bastımı yüreğe, Issız dağlara kaçar. Ateşi söndürmek için kar ararlar.

Bu tip adamlar zenginliği cepte değil gönülde tutarlar

 Bu tip adamlar korkusuzca yaşar, efsane   olup tarihe karışırlar.

Ahmet’in çok sevdiği

Metin isminde bir ağabeyi

Dilinden hiç düşürmediği

Yeğenleri var

Hiç birisiyle beraber olamamıştır

A.O.Okuldan Dostları

Efsaneler kadar..

Ahmet’in benim çok saygı duyduğum

Yıllar önce ayrıldığı bir muhteşem bir eşi

Biri kız, biri oğlan, iki yetişkin yavrusu var.

Onları uzun zamandır görememenin hasreti içini yakar.

Hayatta yapılan yanlışları kabul etse de gönül.

Zaman hep araya mesafe koyar.

Zamanı durdurmak elimizde olsa.

Yapabilseydik keşke, zamana yeni ayar.

Elimizden kayıp gitmezdi

Mutlu olduğumuz anlar.

 

 

 

 

İnsandaki içtenliğin en çok Ahmet’te belirgin olarak gözüktüğünü belirtmek isterim. Kızdığında, sevindiğinde, güldüğünde,  o hep içtendir. Çünkü hiçbir zaman gözlerini sizden kaçırmaz. Kendinden nefret ettiği anları o hep kendine saklamıştır, dostları üzülmesin diye…

 

 III. BÖLÜM  (OKUL SONRASI YILLARIMIZ)

 Seksenli yılların ortaları, Dört kafadar sıkça olduğu gibi yine bir akşam Frankfurt’ta bir araya gelip bir Türk gecesi yapalım dedik. Ama Türk müziği dinleyebileceğimiz, düzgün bir yer olmadığından Frankfurt şehirlerarası tren istasyonunun bulunduğu muhitteki bar-restoran karışımı bir mekânda eğlendik. Gecenin bitimine yakın, Ahmet, hepimizin dinlemekten zevk aldığı, annesinin çok sevdiği ve hasta yatağında mırıldandığı TS müziği eseri “Hançeri aşkınla ey yar/ Gönlümüz-re vurma hiç./ Öyle bir derde giriftarım ki Halim./Sorma hiç. Şarkısını sahnedeki hanım sanatçıdan istedi. Bu şarkıyı henüz okulumuzda talebe iken, Ben, Ahmet, Erdem ve kısa bir süre Uğur Hiçsönmez’le beraber çalışmış olduğumuz “Samanyolu” isimli tavernada, hemen, hemen her akşam, şarkının bestecisinin yeğeni Metin Güyer Beyden dinlediğimiz için ezbere biliyorduk.

Şarkı bitti. Sanatçıyı alkışladık ve daha sonra hesabımızı istedik. Fakat havada bir ağırlık vardı. Şarkıya yoğunlaşmak için sahnenin yanına yaklaşık oturan Ahmet arkadaşımızda, şarkının icrasıyla başlayan neşe, icraatın bitiminde, cebinden çıkardığı bir yüzlüğü, hanım sanatçıya takdim edene kadar sürdü. Fakat daha sonra Ahmet’in sahne yanında oturduğu yerde kalıp, bitmeyen bir sessizliğe gömülmesi

Bizi endişelendirmişti. Ahmet’in duygusallaşıp işi, ağlamaya kadar varacağını hesap edememiştik. Üzüldük… Hemen her birimiz kendi yöntemimizle ona tekrar moral vermek için çaba göstermeye başladık. Hay Allah, durup dururken arkadaşımızın üzülmesine sebep olmuştuk buraya gelmekle diye içimden geçirip dururken… Çok zayıf bir ses duydum. Ahmet’in bize bir şeyler söylemek istediği mırıltılarından anlaşılıyordu.…  Duyulması zor olduğundan kulağımızı o sesi çıkaran Ahmet’e yaklaştırarak dinlemeye başladık. Üzgün bir tavırla ağır, ağır söylediği bir cümle bizi o gün şok etti ve hala da şok etmeye devam ediyor.

-Arkadaşlar… Ben şarkının bana Annemi hatırlattığı için, duygusallaştığımdan veya içkiyi fazla kaçırdığımdan ağlamıyorum. Hepimiz birden şaşırmıştık.. - E  neden ağlıyorsun o zaman? Şehsu’dan çıkan bu tarz soru biraz daha müstehcendi. Her neyse hepimiz içerlemiştik bu duruma, fakat bizim bilmediğimiz başka bir durumu vardı. Bu adam sakın âşık olmasın bu Hanıma.. Diye içimden olası mümkün olmayan şeyler geçmedi değil. Ama Ahmet gibi cool bir adam, aşkını ağlayarak ifade etmezdi. Tüm bu olaylar aslında 30-40 saniye arasında gelişiyor, fakat cevabın gecikmesinin merakımızı canlı tutması bir ömür kadar uzun. Nihayet, bu sefer bir ton daha yüksek pesten ve yakınarak konuşan Ahmet’i duyabiliyoruz. Oğlum!.. O benim verdiğim yüzlük var ya… İşte o yüzlük.. Benim cebimdeki son meteliğimdi…

..Ve çok zor duyabildiğimiz, kendisiyle konuşur şekilde cılız  bir ses tonuyla, devam etti..

Anladınız mı şimdi neden ağladığımı..  Siz uyanıklar...

Sonra...  Derin bir sessizlik çöktü üstümüze.. 

…İnanır  mısınız  bilmem  ama  o sessizlik hala devam ediyor.  Çünkü çok iyi bilmeme rağmen, Ahmet'in o gün yine o meşhur manevralarından birini yaparak bizi konunun dışına ittiğinin farkındaydım. Bunun nedenini kendisine hiç sormadım...

Acısın kendine özgü bir biçimde gizlemek isteyen bu adama saygı duymaktan başka yapılacak bir şey olmadığına  inanırım hep.

Bir yalnız kurttur o, tüm zeki insanların yaptığı gibi. Size kendisini anlatmaz, onu ancak tarzından tanırsınız. Böbürlenmez,  kibir denen histen zerre kadar nasibini almamıştır. Çok duyarlıdır, seni anlar. İçgüdüsel davranışlarına bakarak seni bir radar gibi tarayabilecek, kodlarını yazabilecek bir zekâya sahiptir. Ama çemkirmedikçe yüzüne vurmaz. İnceden bir zarafet gizler içinde, aynı incelikte bir kumaştan değilseniz onu anlayamazsınız.

Onu anlayabildiğiniz kadar tanır, onu anlayabildiğiniz kadarıyla ortak olabilirsiniz hayatına.

Onu tanımaya zaman ayıramazsanız, sadece onun müsaade ettiği kadarını yaşarsınız dostluğunuzun. Dost olmak, dostu anlayabilmektir.  Dostu anlamak için çaba göstermek, erdemlerin en güzeli değil midir..

 14 Aralık 2012

Cemal K.Demir