BABALAR VE ANILAR
TAM 30 YIL ÖNCE BU GÜN BABAMI KAYBETTİM.
IŞIĞIN BOL OLSUN BABAM. DEDİĞİN GİBİ, ASAYİŞ BERKEMAL
Babamla yaşadığım çok hikâye var ama yazının uzamaması için size, bunlardan sadece iki kısa hikâye anlatmak istiyorum. Bu adamı biraz olsun tanıyabilmeniz için.
Babam Ahmet Demir anısına.
GÜZEL ADAMDI BENİM BABAM
Bazı kimselerin özel becerileri vardır, siz isteseniz de bir türlü beceremezsiniz. Kişiye özel yeteneklerdir onlar. Benim gibi bir karakter oldunuz mu işiniz zorlaşır, çünkü yaşamın koyduğu kurallara ters olsa da, kurcalarsınız onu. Tabi bu durumda kurulu tuzaklardan ve ani gelen yumruktan kaçamazsınız, hazırlıksızsınızdır yaşamın sizin için hazırladığı bu tuzaklara. Benim karakterimdeki insanlar, belanın geleceğini bilir, ama yaşama dokunma, onu hissetme isteği hep ağır bastığı için, olası tehlikeyi göze alırlar. Belki de bu tip insanların içindeki özgüven dürtüsüdür, onlara her işin üstesinden gelebileceği hissini canlı tutan. Her ne ise de bu his ataletin umursamaz rahatlığına teslim eder onları, her zaman hazırlıksız yakalanırlar. Yine de sakınmayı zül addeder, belayı onlara ziyarete gelmiş Tanrı misafiriymiş gibi kabul eder, onu içeri buyur ederler. Ya da Belayı kader kabul eder, yaşam biçimi haline getirirler. Bu durumun insan yaşamını riske soktuğu doğru olsa bile, getirisi daha fazladır. İçinde olduğunuz dünyada yaşamaksa gayeniz, kabuğuna çekilen canlılardan bin kat daha fazla hisseder, bir o kadar daha fazla yaşanmışlıklarınız olur.
Maskesi altında gizlenen, kimliğini koruyan zırhında saklanan insanı dokunarak ve konuşarak öğrenmene imkân yoktur. Yaşanmışlıklar gerekir, zor şartlarda yaşanmışlıklardır, tanımak istediğin kişinin gerçek kimliğini açığa çıkaran. İnsanların en kötü taraflarına dokunursun, acıtır, belki acısını paylaşırsın. Maskeleri kendiliğinden düşer, senin yönteminle tanıdığın insanların. İçini görecek kadar duygu yakınlığı vardır bu temaslarda. Bu yaşam tarzının bana kazandırdıklarından biri de, bir âdemi gözünden tanımamdır. Galiba bu yetimi diğerinin aksine babamdan aldım. Babam insanın gözbebeklerinin içine bakar, onu fark ettirmeden kitap gibi okurdu. O sebeple konuştuğum, konuşamadığım, yoldan, yakınımdan geçen her âdemin gözlerine bakarım. Gözlerinden bir kişinin dost mu, iyimi kötü mü, ürkek veya sahte mi size anlatırlar sahibinin hangi cevherden olduğunu.
Yaşamın tümü bir kavgadır. Kavgada yumruk sayılmaz, ne var ki bu kavgada yumruğu yiyen hep sen olursun. Önemli olan yumruk gelecek anı bilmen, alabilirsen gardını almandır. Boks sporunda dayak atan değil, yediği dayağa direnç gösterebilen boksörün kazanması da bu sebepledir. Yaşamda böyledir, gelecek darbelere direnç gösterir yıkılmazsan ayakta kalırsın. Her darbe bir deneyimdir, darbenin geleceğini görür, ama onu durdurmak için araya aracı koymam. Onu durdurmam, spor olsun diye teşvik ederim. Bazen de çok pis yumruk yerim, uslanmam. Yumruğun nereden ve ne hızla geldiğin bilirim, günümdeysem reflekslerimle def ederim. Asla mücadeleyi bırakmadığım için, çoğu kez şans benden yanadır. Hayata bakış açımda öyledir, yumruk dediğin nedir ki. Biraz acıtır, belki de kanatır. Ama iradeni güçlendirir. Yerde sürünsen de güvenini en üstte tutar. Zaten yaşam dediğin bir mücadele silsilesi değil midir?
Gıpta ettiğim, büyürsem bende öyle olacağım dediğim insanlar ise, aynı evrelerden geçmiş, tecrübeyle sabit, dinginleşmiş insanlardır. Beladan kaçan değil, beladan sıyrılmanın başka yollarını keşfedenlerdir. Bu kişiler belayı kendileri davet etmez, davetsiz gelene kapıyı açmazlar. Yumruk almazlar. Çünkü hep yumruk atanın ters gardında dururlar. Bu tipte olan insanların geri adım attıklarını sanmayın. Kesinlikle geri adım atmazlar. Deneyimleri onlara bilgelik kazandırmıştır. Düşünce tarzları değişiktir, yaşamı başka türlü yorumlarlar. Onlar olayları soğuturlar ve bir daha dönüp o konuyla vakit geçirmezler.
Deneyimsizler daima olmasa da olayı kaynatırlar. Ne bulacaklarsa maddenin posasına uzanırlar.
Yukarıda izahını yaptığım iki tip karakterden, benim beceremeyip te hayranı olduğum ikinci karakter 1984 Yılında kaybettiğim babamdı. Keskin ve daima ışıldayan gözleri vardı.
Öyle ki vefatından kısa süre önce Almanya’dan gelip, birlikte 45 Gün geçirdiğim bu adamın, zayıflıktan göz çukuruna gömülmüş ama ışıltısından hiçbir şey kaybetmemiş, zekâ fışkıran parlak gözleri en çabuk fark edilen uzuvlarıydı. Benden yapmamı istediği bir şey vardı. Almanya’nın benim yaşamımdaki önemini sordu ve buraya dönmelisin. Ailenin yanında olmalısın dedi. Ailenle beraber yaşamanın önemini kıssadan hisse hikâyelerle süsledi. Ailenin yaşam tarzını, geleneklerini ve hiçbir yerde yazılı olmayan ama aile üyesi isen gözlerden okuyabildiğin duruş, davranış kodları ezberletilir her Çerkez çocuğuna. Babamda benim bu konuya olan ilgimi biliyordu. Babam 1984 Yılının 16 Eylülünde beden olarak yaşama veda etti. Bu gün 30 Yıl geçti ve hep yanımızda kaldı. Hiçbir yere gitmedi. Ben onunla o göç ettikten sonra da onunla yaşamda olduğu dönemlerinde olduğumdan fazla beraber oluyorum. Bir insanda babasıyla yaşadığı 35 yıl ve onsuz geçirilen 30 yıl boyunca anılar bu kadar taze kalır mı?
Bir insan kendi yaşamından feragat edip, hayatını nasıl ailesine ve sevdiklerine ayırır ondan öğrendim. Ailesi için, yaşayan insan milleti içinde aynı duyguları besler. Onurunu yaşamından üstün tutan insanlar diyarından gelmişti o. Bir Ubuh’tu (Ubuh, Bir Kafkas kavmi ) Babamın biz çocuklarına bıraktığı paha biçilmez miras buydu. Bunu Ailemle beraber yaşadıkça daha iyi anladım. Aile kavramı ve tanımı hakkında bir şeyler yazılacaksa. Unutun sosyologları. Babam anlatsın size ailenin iki yaşam direğinden birinin hoşgörü ve yine hoşgörü artı sınırsız saygı olduğunu.
SÜLERYA DAĞI
10-11 Yaşlarında bir çocuğun babasıyla vakit geçirmek için nasıl can attığını bilmeyen yoktur. Ben bu konudaki isteğimi bariz bir şekilde açık etmiş olmalıyım ki; Babam hazırlan. Seninle yarın dağa gidip biraz yakacak odun getirelim dedi. O an daha önce yanından hiç ayırmadığı, en küçük oğlu kardeşim aklına gelmiş olmalı, hemen yüzündeki o neşeli hal gitti ve sıkıntılı bir şekilde söylenmeye başladı. Okulların açılmasına 10-15 Gün kalmış ama Benim küçüğüm Celal henüz gelmemişti. Dedemin isteği, ufak tefek işlerini gördürdüğü kardeşimin devamlı onun yanında kalıp, O köydeki mektebe gitmesiydi. Annem ise Çerkez adetlerinin prangalarını boynunda taşıdığı için, bu sınırsız saygı öğretisinden olacak, kesinlikle babasının isteğine karşı çıkamazdı. Bu durumda kardeşim Celal’in her yıl Manyas’ta 15 Eylülde kurulan güz panayırından önce gelmeyeceği kesin görünüyordu. Babam kendisinin ve annemin o konuda bir şeyler yapamayacaklarını bildiği halde kendi kendine söylenirken ben heyecanla araya girdim. -Amca. (Bizim babamıza askerlik çağına gelene kadar bahsettiğim o Çerkezlerin katı kuralları sebebiyle baba dememiz yasaklanmıştı.) Ben erkenden kalkıp, arabayı hazırlarım. Diyecek oldum. Kızgın olduğunda ondan hiç beklemediğim, şefkatli denebilecek bir ses tonuyla. -Arabayı akşamdan beraber hazırlarız yavrum. Sende biraz fazla uyursun. Ertesi Gün, Güneş’in doğmasına bir saat varken biz yolu yarılamıştık bile. Çakın yanında mı? Diye sordu. Koşum atları için içine doldurduğu çuvalda oturup, arabayı dikkatle süren babam. Anlamıştım. Kahvaltıyı yolda yaparak zaman kazanacak ve erken dönecektik. Yanımızda Koyun Peyniri, Kavurma, iki karpuz, bir kavun ve annemin akşamdan hazırladığı içi lor ile doldurulmuş haluj (Çiğ böreğe benzen bir Çerkez yemekliği. ) vardı. Tabi ki Ev yapımı ekşi mayalı ekmeğimiz büyük bir somun olarak nevale sepetindeki en geniş yeri kaplıyordu. Anlaşılan, babamın sevdiği haluj ve karpuz yiyecektik. Karpuzu keseyim mi dedim - Daha duruyor musun? Diyen neşeli bir ses tonu yükseldi babamdan. Acıktık Oğlum.. Diye tamamladı cümlesini.
Nihayet, Ormancıların “Makta” dediği, devlet müsaadesi ile kontrollü bir şekilde yapılan ormanda ağaç seyreltmeye de yarayan işlemi yapmak için orman içinde bulduğumuz küçük bir boş alana çektik arabamızı. Babamın istediği daha çok avlu söveni denilen bilek kalınlığından biraz irice, 2-3 metre boylarında sürgünlerdi. Kesilmeleri elzemdi. O kesiyor bende tırpanla küçük dalları buduyordum.
Tam arabamızı yüklemeyi yarılamıştık ki, o geldi. Hırpani kılıklı bir dağ adamdı gelen. Belli ki, yöre insanı dağlılardan biri. Gözlerine bakıp niyetini anlamaya zaman kalmadan o sert bir ifadeyle ve bizimde pek anlayamadığımız bir şiveyle. –Neden bura çıktınız. Ha neden?- Neden burada kes iyonuz. Gibi lafları sık nefes alarak tekrarlayıp duruyordu. Sonradan babamdan öğrendiğime göre bir adamın sık nefes alışından heyecanlandığı ve korktuğu anlaşılırmış.
Ben kavga çıkacağından emin olarak torbamın içine koyduğum ve o yıllarda moda olan, uçaksavar fişeklerinden yapma bir tahta tabancaya yöneldim. Akşamdan içine Önce yeteri kadar barut, sonra da 12 lik saçma koymuş, önce çaput sonra da cam macunu ile ağzını kapatmıştım. Normalde kibrit ezasından yaptığımız kapsül yerine, bu günkü sıkıda ağzı hafif açılarak ateşleme yuvasına yerleştirdiğim tüfek kapsülü vardı. Üç beş tane yedek. Barut ve saçmada almıştım yanıma.
Babam çok sakindi ve benim yaptığım işi, o gençten adama sırtını döndüğü sırada yavaşça elimden
Alıp elinde bilek kalınlığında bir dış budak dalını yontmaya başladı. Dağ adamı gittikçe yükselen ses tonuyla meydan okumaya başlamıştı. Babam ona aldırmadan orman girintisinin dışına çıkacakmış gibi ilerlemiş, adamın sağ arka omuzunun yanındaydı şimdi. Adamın son olarak -Burda kesmek yasak. Demesine verilecek bir sürü cevap varken. -Bunu kim söylüyor . Diyerek adama kimlik sorması, onun kimliğini öğrenmekten ziyade, davranışını belirlemek içindi galiba. Elindeki tırpanın teresiyle adamı yavaşça itip, yolundan çekilmesini işaret etmesi ve bunu yaparken yüzündeki hafif gülümsemenin hiç eksik olmaması rahatlatmıştı beni. Fakat ellerim torbanın içinde adama doğrulttuğum tahta silahı bir türlü bırakamıyordum. –Cemal. Diye seslendi babam. -Buraya gel ve şu fundalıklardan uzunlarını seçmeme yardım et bakalım. Kurt adam benim niyetimi anlamış olmalı, çocuk aklımla bir delilik yapmamı önlemeye çalıştığını çok sonraları anlayabildim. Adamı kaale almayışı işe yaramıştı galiba. Bende sakinleşmiş, bu garip adamı ciddi ciddi incelemeye başlamıştım. Dağ adamı şaşkın ve birazda donuk bakmaya başlayınca onun zihin engelli biri olduğunu, daha önce gördüğüm birine benzer davranışları olduğunu fark ettim. Tam o sırada aşağıda bekleyen ve onunla beraber olduğunu sandığım daha yaşlıca birinin –insanlara zeval verme len! Dediğini ve. –Çabuk gel bura!.. Diye yanına çağırdığını duyunca iyice rahatlamıştım.
Adam giderken, yürüyüşünde de bir tuhaf olduğunu o zaman fark ettim. Küçük adımlarla yan yan gidiyordu. (Buzda yürüyenlerin kayma korkusu sendromu gibi bir şey.) Babam hafif gülümsemeyle beni süzmeye başlamıştı. Bu bakış, oğlunun cesaretini takdir ettiği, ama diğer yandan insanlar hakkında öğrenmesi gereken çok şey olduğunu anlatan babaların oğullarını kucaklamasını hatırlatan bir gülümsemeydi. Normalde, Babam beni 5 yaşımdan sonra adamdan saydı hiç kucağına almadı. Çoğunlukla, çocukların menenjit hastalığına yakalandıklarında tedavi edilmesinden kaynaklanan bir durum olabileceğini anlatacaktı babam bana eve dönüş yolunda. Bende evet diyecektim, durumdan kendime pay çıkararak. -Zekâ sorunu olduğunu anlamıştım, ama ya kötü bir şey yapsaydı.. Babam yüzüme dikkatlice baktı. Müsaade etmezdim oğlum dedi, sesinde hafif bir titreme sezmiştim, üstünde durmadım . Onunla hep gurur duydum. Müsaade etmezdi, o babamdı.
Ortaokula başladığım yıldı. Yörede çok sevilen, bir ailesi ve biri kız iki çocuğu olan ormancının öldürüldüğü haberi geldi. Öldürülen ormancı komşumuzdu. Tüm mahalle çocukları hepimiz yola dizildik. Jandarmanın katili getirdiğini öğrenmiştik. Bir saat kadar sıkıntı ve merak arası karışık duyguların hâkim olduğu bir beklemeden sonra, katilin ellerine bağlanmış kocaman zincirlerin şangırtısı eşliğinde ve iki jandarma göründü. Tam önümüzden geçerken, arasından bize doğru baktı. Tanımıştım onu. Bu o yaşlarda deli olduğunu sandığımdan, ondan bahsederken kendisine "Deli" ismini yakıştırdığım iki yıl önce dağda gördüğüm engelli adamdı. Babamla bana musallat olan deli. Kontrol edilemeyen, belki de durumu yetkililere bildirilmeyen bir ruh hastası. Bir cana kıymıştı. Bu olay, Bir türlü akılcılığı benimseyip devlet düzenini medeni ülkeler gibi akılla şekillendirmemesinden kaynaklanıyordu. Bir ayağı bağnazlığı dayatan felsefe yoksunu İslam’ın düşünmeyi kısıtlayan güdük öğretisine, diğer ayağını yine İslam’ın fıtratında olan atalet psikolojisi ile kendi bünyesinde düşünce üretmeden geleceğini sadece, konserve edilmiş yalanların tekrarına ses çıkarmayan cehalete dayamış bir düzenden daha iyisini beklemek olanaksızdı. Geleceğini, el yordamı bulgulara ve yalanlara bağlı olarak kurgulayan bir toplumun, bundan fazlasını hak etmesinin imkânı yoktu. Bu olay memleketimde her yıl yüzlercesi yaşanan trajedilerden biriydi. Ne ilkti ne de son olacaktı. Onu karakola götürürlerken, bir jeep’in içinde ormancıyı getirdiler. Bu gün bile ormancı kızının günümüze uzanan, sonsuz çığlıklarını duyarım, her duyduğumda, memleketimin kronik hastalığı olan ve bir türlü geçmeyen cehaletine yanarım. Önce kulaklarım uğuldar, sonra yüreğim kanar.
Yaşasaydı bu Gün 101 yaşında olacak olan babam bu gün 16 Eylül 21984 Yılında bu dünyadan ayrıldı ama hep çocuklarıyla kaldı. Çünkü o kolay unutulacak bir adam değildi. Bize yaşamı öğretti. Adam kalabilmemiz onun sayesindeydi.
Bu bilge adam, Her akşam uykudan önce yılmadan çocuklarına kitap okumuştur. Bize hiç bir zaman sizde kitap okuyun demedi. Ama kitabın içinde neler olabileceğini uygulamalı olarak gösterdi. Sanırım ailede, ağabeyim Gürol ve ben kitap okuma alışkanlığımızı babamdan aldık. Birçok anısını bizlerle paylaştı. Hikâye anlatmayı çok severdi, akıl sorana akıl, sürüden ayrılana nasihat ederdi. Beraberce birçok ortak anımız oldu.
Bizi camiye gidin diye zorlamadı, kendisi de bayramda ara sıra da Cumada endam ederdi kutsal mekânda.
Zırvalığa hiç tahammülü yoktu. Sırası geldiğinde
Yazabildiğim kadarını ailemizin genç nesline aktarmak istiyorum anılarımızı babacığım.
Daha Önce bebe, Ablan ağabeyin, kardeşlerin. Anne baban ve deden yengen hepsi seninle. Hacer, sonra annem. Tamer ve bu sene çok sevdiğin Thaho'nu yanına aldın. Bir koloni kurdun.
Sen rahat ol. Işığın daim olsun.
Cemal K. Demir
16.09.2014