ckd
Bunu gerek terbiye diye adlandırın, gerekse dini öğreti, az
gelişmiş toplumları bilinmeyen bir güç olan korkuları yönetir. Hemen hemen insanda var olan ve günden güne
gelişen duyguların haricinde korku, insan naturasında yoktur. İnsan korku
duygusuyla doğmaz. Korku insana sonradan öğretilir. Sanki bir el bizim düşünce
bazında gelişmemizi önlemek istermiş gibi, bize korkuyu çok küçük yaşlarda zerk
eder ve üzerinde konuşulmasını da, tabu diyerek engeller.
Evet, Toplum olarak Çok kötü bir alışkanlığımız var. Mesela kötüyü göstermeme alışkanlığı. Ben, kötü söz duymayım diye olsa gerek. İlkokula
başlayana kadar, avlunun dışına çıkarılmayan nesildenim. Tabi her aile çocuğunu
istediği şekilde yetiştirme serbestliğine sahip olsa da, genellikle ailelerde
yetiştirme tarzı olarak, kötüyü göstermemenin çocukları edepli yapacağı inancı hâkimdir.
Bir de yine kötünün kötüsü olarak
öğretilen “Bela.” Kelimesi vardı ki; o tam bir baş belasıdır. Yetişkin, kocaman adam olduğumuzda bile her
gün, -Aman belaya bulaşma. Sakın belaya karışma! -Anne. Baba. Karşı taraf bela
arıyorsa ben ne yapayım. -Sen onun belası olma!. -Allah’ından bulsun! Allah’ında çok umurunda diyemiyorsun.
Saygıdan. Belki de Allah korkusundan. Öyle öğretmişlerdi. Öğretmek deyince aklıma, son yılların gözde
reklamlarından biri geldi. Öğrenmeyi çarpıcı bir şekilde anlatan bu reklamda anlatılmak istenen ise, bir annenin “Çocuğunun
kirlenmemesi” korkusuna karşı leke çıkaran temizleyicinin olduğu ve.. “Bırak kirlensin, kirlenmeden öğrenemez.” Sloganıyla, korktuğu şeyin, korkulacak bir şey olmadığını ama öğrenmenin, özgüvenin daha önemli olduğu vurgusu yapar. Yaşamda
böyledir. Yaşam sadece iyi eğitim almakla öğrenilemez. Mesleğinde en iyisi olmak yaşamda başarılı olmak anlamına gelmez. Yaşam bir bütündür ve o bütünün içerisinde ne varsa ona hazırlanmaktır yaşama hazırlanmak. onu öğrenmemizi
sağlayan içindeki yaşanmışlıklarımızadır, onlardan kazanılan deneyimlerdir. İnanın sizin deneyiminiz sadece kendinize faydalıdır, bir diğeri için hiç bir değeri yoktur. Her bireyin kendi deneyimini kendisinin yapması gerekir, yaşamı algılayabilmesi için. Tabi ki nesilden Nesil'e insanlığın deneyimler aktarılacaktır. Ancak bunlr sadece örneklemek, karşılaştırmak içindir. Belki de bir nebze yol gösterirler. Siz onların üzerine bir şeyler koymazsanız. İlerleme durur. Durmak ise , son anlamındadır, yaşamın var olabilmesi için, devinimin durmaması gerekir. İnsan yaradılışı itibariyle, sorgulayandır, araştırandır. Bu duygusunu kaybeden insanlar topluluğunun ülkeyi ne hale getirdiğini görüyoruz. Birey, zorluklardan kaçmamalıdır çünkü, o zorlukları alt ederek özgüven kazanır,
önümüze korku seti çekilmediğinde yaşamı planlayabiliriz. Korku insanda katlanarak büyür, önü alınmazsa ya o kişiyi tüketir, ya da ondan bir canavar yaratır. Korku düşünmeyi bloke eder, korkan insan sağlıklı düşünemez. Oysa İnsandaki düşünce boyutunun
bilgi depoladıkça üreten, ürettikçe atmosfer gibi sonsuza kadar genişleyen, engin olduğunu ancak sorularımıza cevap bulmak için düşünmeye başladığımızda fark edebiliriz.
Bırakın çocuğunuz korkuları öğrenmesin. Bırakın çocuğunuz üstünü başını kirletsin.
Sizin müdahalenizin onun kişiliğini kirletmekten ziyade derin yaralar
açabileceğinin farkına varın ve onun kendi deneyimlerini yaşamasına fırsat verin. Ama, bazen yakın, bazense uzakta duran bir gözlemci gibi daima yakınında olun. Fikirlerini paylaşın. Onun öğretmeni olun. Unutmayın siz onun gelişme çağında sorduğu sorulara ne oranda yeterli cevap verebilirseniz, çocuğunuz o oranda gelişme gösterecektir. Yetersiz kalmamak için kendinizi eğitin. Dünyada ki iyi eğitim almamış çocukların büyük çoğunluğunun ailelerinin yetersizliklerinden kaynaklandığını biliyor muydunuz. Ailelerin yoksulluğundan değil, eğitimsizlik ve bilgisizliğinden kaynaklanıyor.
50 li yıllardan bu yana yarım asırdan fazla bir zaman
geçmesine ve tüm bu öğretinin olumsuzluklarını yenmek için savaşmama rağmen, hiç
ummadığım bir durumda, bana uygulanan bu yöntemin aynısını beni, rasyonel
otorite olarak kabul eden kişilere uygularken yakalıyorum kendimi. Bakıyorum da
etrafıma. Bu davranıştan nemalanmaya çalışan sadece ben değilim. Devam ediyoruz. Öyle ki; Halkın muhafazakâr
veya çağdaş kesim hiç fark etmiyor, kötü gösterildiğinde bütün kötülüklerin
başlangıcı oluyor. En çok kötülükte, resmi ideolojisi kötülükleri göstermemek olan
milletlerde yapılıyor. Devletin resmi kurumlarında bile din hurafelerini
aratmayacak sansürlemelerde korumacılık içgüdüsüyle başlıyor önce. Sonra
kötüleşiyor ve çağdaşlık karşıtı bir baskı yaptırımına dönüşüyor.
Kötü nedir diye sorduğumuzda toplumun değişik kesimlerinden
çok farklı yanıtlar alabiliyorsunuz. Mesela birinin kötü huy olarak nitelediği
gece sokağa çıkma alışkanlığı, diğeri için sosyalleşmenin olmazsa olmazı olarak
nitelendirilebiliyor.
Muhafazakârlığın tarifinin söylendiği gibi gelecek korkusu
olmadığını. Aksine serbest düşünmeyi
göbekten ibrişim iplikle bağladığını her yetişkin biliyor. Çağdaşlığında dünyanın
geleceği değil, gelişime uyumlu yaşam
tarzı olduğunu bilmek yaşamdan haz almaya yetiyor. Fakat bizler toplum
olarak bizim küçücük beyin denen belleklerimize zerk edilen öğretilerden
arınamıyoruz, kurtulamıyoruz.
İster İlk, orta ve lisans eğitimi alalım. İster akademisyen
olalım, o ilk öğretilerin yongalarında olan hamurumuzu bir türlü modern düşünce
bazında olması gereken kıvamda yoğuramayız. O sebeple hep ir tarafımız eksik
kalmıştır.
O sebepledir ki, İnancımızın ötesinde bir abuklukla, falcıya
koşar, niyet tuttuğumuz zavallı ahlat ağacı dallarından medet umarız. Adı üstünde, “Batıl.” Olmasına rağmen öyle
köklü işlemiştir ki bu inanç içimize, konservatuar eğitimi almış bir sanatçıysak
dahi içimize girdiğini sandığımız, cinleri kovması için cinci hocaya bir kucak
para sayarız.
Kavgaya tutuşuruz ama bela gelmesin diye rakibimizin yüzüne
bakamayız. Gözlerimizi yumar, Allah ne verdiyse sallarız yumruklarımızı.
Kavgaya tutuşmanın son nokta olduğunu düşünemez, daha fazla bela gelmesinden
çekiniriz. Karakolda sopa yer, sineye çekeriz. Sebebi aman o kötü olan bela
gelip bizi bulmasın der. Kişiliğimizi zedeler, ömür boyu ruh hali 7,4 lük
deprem gibi çatlamış halde ürkek gezer, kimseye bir şey diyemeyiz. Beladan
korkarız hep. Bela kötüdür. Küçük beyin o kadar meşguldür ki, bu bela işiyle.
Bazen daha ileriye gidip, bizi takıntılı hale getirebilir ve bela gelmesin diye
geceleri küçük veya büyük fark etmez. Abdestimizi gün ağarana kadar tutarız.
Neden gece dışarı abdest salınmaz, çöp, kırıntı vs. dökülmez. Niye üç
harflileri rahatsız eder kızdırırız. Kimse de sormaz madem bu üç harfliler
dışarıda kuytu yerlerde, pencere diplerinde yaşıyorlar. Bu kış kıyamette içeri
buyur edelimde üşümesinler. Çünkü üşürlerse bize daha fazla kızabilirler.
Abuk sabuk yazmaya başladın yine dediğinizi duyar gibiyim. Peki,
bu abukluğu millet olarak yapmamızda sakınca görmeyen âdemoğulları, benim bu abuk
sabuk konuyu yazmama niçin karşılar. Sebep hep aynı, bilinmeyen bir güç
korkusu, ya doğruysa. Ya beni çarparlarsa korkusu. Bu korkudur bizim
genlerimize işleyen. Muhafazakâr veya çağdaş hiç fark etmiyor. Bizim en az on
nesil öncesinden arınmamız gerekiyor, bu korkuyu üzerimizden atmamız için.
Yâda çok basit bir yolu deneyerek te kurtulabiliriz bu tür aslı
olmayan, her ne ise de olası veya bilinmeyen korkuların tümünden. O da
beynimizi eğitmekten geçer. Beynin eğitilmesi ise. Akademisyen, Yüksekokul, Meslek
okulu bitirmekle olmaz. Sadece Orta veya ilkokul mezunu olmak yeterlidir okuma
alışkanlığını pekiştirmek için. Dünyayı, değişik duyguları öğrenmek,
sosyalleşmekle, ama en çok okumakla olur.
Din öğreticiniz Kutsal kitabın ilk cümlesi “Oku.” Kelimesiyle
neden başladığını sorgulamadan, ezberden hatim indirdiğinle övünen insana böyle
bir soru sormanın bile abes olduğunu biliyorum ama kutsal kitabın, cehennemden
bahseden bölümünü korkutmak için her cümlesinde kullanan ulema sultasının,
niçin o kitabın oku diye başlayan kısmını tekrar tekrar inanan insanlara
anlatım kendi hegemonyalarından kurtulmalarına yardımcı olacak kadar saf
olduklarını düşünmenin anlamsız olduğunu biliyorum.
Korkular üzerine kurulu bir sosyal yaşam düzenin en büyük
silahı ise bilinmeyeni, biliyorum diyen cehalet atılganlığı. Hür olması gereken
fikirleri kısıtlayan, fikirler oluşmadan budayan hep bu cehalet mafyası tarikat
mollaları softalardır. En büyük silahları bilinmeyen, en büyük kalkanları ise, İnanç özgürlüğünü kısıtlayan tabulardır.
Suçlu biziz.. Bizim ataletimiz. 70 yıllık ömrümüzde
Elhamdülillah Müslümanım diye Arap lisanıyla tasdikini yaptığımız inancımızın o
kutsal kitabını anlayarak bir kere okumamaktır suçumuz. Arapça ezberin bizi
cennete götüreceği yalanı iliklerimize kadar işlemiş, bizi felç etmiştir. Tüm yaşamız da olduğu gibi dinimizde de
Ulemanın yani başkasının sözlerine anlamadan inanır, anlamadan bilmeden Allaha
taparız. Ekonomide Birkaç nesildir dışa bağlıyız. Askeri kesimde NATO’ya, Siyasette
Amerika’nın uydusu bir eyaleti gibiyiz. Sosyal yaşamda bizden önce yaşananların
taklitçisi, Modada arabesk kitsh pespayeyiz. Eğlencede aşırıya kaçan tek
milletiz. Savurganlıkta birinciyiz. Saraylar yaptırsak ta, aşağılık duygumuzu
yenemeyiz.
Sahi biz dünyada yaşayan ve insan vasfını taşıyan toplumlar
arasında hangi kategoride gösteriliyoruz.
Tabi.. Az gelişmiş ülkeler arasında gösteriliyoruz. Bunun
sebebini araştıran düşünce kuruluşlarımız var mı? Bu konuda bir çalışma yapan
siyasi oluşum çıktı mı bu memleketten… Hayır.
Akıl soru sormakla harekete geçer. Soruların tabu olduğu bir
memlekette yaşamak ise insan onuruna yakışmaz ve tabiatına aykırıdır. Biz onurlu
yaşayan insanlardan mıyız?
Cemal k. demir
02.01.2015