BU GÜN 17 MAYIS, BU GÜN 19 MAYISTAN ÖNCE GELEN BÜYÜK BAYRAMDI BENİM İÇİN.
.
O Gün takvim yaprağında 17 Mayıs 1963 yazıyordu. Tamer ismini Abim Gürol ve ben koyduk.
Not: “Abi, sana benzicem diye hayatım kayıyordu be!” Deyip bana sitem eden, sevgili kardeşim, Tamer Demirin Anısına.
Bu Gün 17 Mayıs 1963 Cuma günü sabah saatleri, bebek bekleyen annemin o günkü olağanüstü telaşı gözümden kaçmıyor.
Bizi bir an evvel okula gönderebilmek için çaba sarf etmesi, ele veriyor kendini, tuhafıma gidiyor. Annem biraz rahatsız olmalı, bize kahvaltıyı komşumuz, Hafız abinin karısı hazırlıyor. İçimden kardeşim galiba bu gün gelecek diye geçiriyorum. O sebeple bir an evvel evden toz olmamız gerekiyor. Ben de, anneme yardımım olsun diye belki, kapı önünde ayakkabılarımın bağcıklarını bağlarken.
-Hadi gel. Okula geç kalmayalım diyorum ev arkadaşıma. Beraber kaldığım, çocukluk arkadaşım, bu güne kadar bağımı hiç koparmadığım sevgili kardeşim Sami Önler. Çok anlayışlı, lokmasını kahvaltı sofrasında bırakıp kalkıyor masadan.
Annem Oğlum daha kahvaltını yapmadın diye seslense de aldırmıyor. Teyze ben tokum diyerek kapıdan dışarı fırlıyor.
İkimiz de ortaokuldayız. Annem ara sıra hatta sıkça bizimle kalıp ihtiyaçlarımızı gideriyor elinden geldiğince. Fakat çoğunlukta Manyas’taki evimizde yalnız kalıyoruz Sami kardeşimle.
14 Yaşın verdiği enerji ve özgüvenle, belki de tabiatıma aykırı olan otoriteye karşı oluşumdan olsa gerek, okulumuzun bu sene gelen yeni müdürü Erdoğan beyi hiç sevmiyorum. Kendisiyle birkaç kez karşı karşıya kaldığımızda pozisyonunu kullanarak beni ezmeye çalıştığı hissine kapılmışım bir kere. “Öğretmen olabilir, hatta müdür olabil bir insan, ama eğitimci olması için önce insan olması gerekir diye düşünüyorum.” Sözünü bana okulumu ve öğretmenlerimi soran herkese bilge bir tavır takınarak zevkle söyler olmuştum. Bilmiyorum ama büyük bir ihtimalle boyumdan büyük olan bu sözleri, başka öğretmenlerin müdürü çekiştirdikleri konuşmalardan duymuştum.
Öğretmenlerin, “Asi ruhlu çocuk.” Derlerdi benim için. Öğretmenler odası, disiplin kurulu ve okul koridorlarında beklemek benim için olağan şeylerdi.
Bazen müdürün elinde 10 numaralı sopası, ağzında salyalar akıtarak, avını imha etmeye çalışan bir hipopotam gibi, peşimde koşturması çok gülünç oluyordu. İnanın, ben de korku sinirleri alınmış bir ahtapot gibi muhlis görünüp, her fırsatta diklenip, karşı koyuyordum bu adamcağıza. Bir Gün yine beni sebepsiz yere, sınıfta dövmeye kalkmıştı, ben de onun müdür olsa da onun bana vuramayacağını, hatta kendimi savunacağımı tehdidini savurunca, bu dövme işini sonraki bir zamana bırakmıştı. Herhalde ona saldıracağımdan çekinmiş olacak. Bu durumun onu sınıfa madara edebileceğini düşünerek,
-Sonra odamda görüşürüz. Deyip küçük bir tehditle geçirmişti aramızda kopma noktasına varan gerginliği. Çoğu zaman böyle tehditler savurup beni odasına çağırdığında kale almaz, odasına gitmez, safa yatardım. O da kendiliğimden gitmediğim için o da unuturdu ne söylediğini der avunurdum. Bu seferde öyle olacak sandım. Yanılmışım. Teneffüste okulun hademesi özel ulak gibi aniden yanımda bitiverdi. Beyzadenin davetini alaycı bir ifadeyle bana ilettikten sonra, diğer çocuklara dönüp, -Müdür çok kızgın valla. Çook! Diye tatlının üzerine ikinci kez bolca şerbeti boca etti.
Koskoca müdür çağırır da gidilmez mi? Hemen hiç beklemeden müdürün odasına gittim. Bir yandan annemi düşünüyorum. Öğle paydosunda öğrenebilecektim ancak neler olduğunu. Sabırsızdım. Çünkü henüz erkek veya kız olacağını bilmiyordum. İçimde ki ses erkek olacağını söylüyordu ve o günlerde Ses mecmuasının açtığı yarışmada birinci olan Tamer Yiğit’in revaçtaydı, Yeni doğacak kardeşime Tamer ismini uygun görmüştük. Kız olsaydı ismim koymasını bize bırakmaz ablaları diye düşünürken, müdürün kapısına gelmişim.
İçerde müdürün öfkesinden burnundan soluduğunu görünce, ateşinin geçmediğini anladım. İçimde en ufak bir korku belirtisi yoktu. Zaten hayatımın hiçbir döneminde olmadığı için, başım beladan kurtulmadı.
Anlaşılan resmen vuruşacaktık. Şimdi bana Öğretmene karşı gelinir mi falan gibi, beylik laflar etmeyin. O zaman, ben de size okulda çocuk dövülür mü? Diye sorarım. Dayak terbiye için çare midir diye ilave ederim. Böyle mazoşist-faşist eğitimciler o günlerde çok revaçtaydı. Yoksa bu gün bizi idare edenlerin nerelerden beslendiğini düşünüyorsunuz.
Sevgili Müdürümüzün ilk sözü, -Sen kaba dayı mısın Lan! Oldu. Hiç oralı olmadan "evet" sözü tek bir nefeste ağzımdan çıkıverdi. Adamı gözüme kestirmiştim.
Bu gün hala böyle eğitimciler kaldıysa kendilerinden utansınlar. Okul müdürünün elinde 10 numara dediğimiz adam dövmek için öze hazırlanmış sopaların en kalını vardı. Tahmini uzunluğu 90cm, çapı 6-7 cm ile sabitlenip okulun 10 numaralı adam dövme sopası olarak, kayda geçirilmişti, okulumuzun demirbaşlarındandı. Ve ismi “Büyük Haydardı.” Eski müdürün Özdemir’den kalma Bu 10 numaralı Haydar’la cilveleşmek her yiğidin harcı değildi, o sadece uslanmaz yiğitlerin imhasında kullanılan efsunlu, cennetten çıkmalardandı.
O an, onun elinde Büyük Haydar, Bende büyük de cesaret vardı, Ama her yerin cesaret, nereye kadar. Kavga için hazırlıklı olmak, mevzi tutmak gerekir.
Düşünmeye vaktim yoktu, alacağım pozisyonu çok kısa sürede belirledim.
Müdürün boy avantajını yenmeliydim. Ve hemen, okul kâtibimiz, dünya iyisi rahmetli Seyhan abının masasının üzerine fırladım. O masanın etrafında dönüp bana Haydar’ı savuruyor bende hoplayıp zıplayarak onu şaşırtıyordum.
Bir punduna getirsem en az gözlerinden birine makyaj yapacağım. Ama o elinde sopası olduğu halde kaçak dövüşüyor. Derken dışarıda bağrışmalar duymaya başladım, Gürültü gittikçe yaklaştı ve aniden sevgili müdürümüzün kapısı kırılırcasına çarpılarak açıldı. Diğer öğretmenler adamın dana gibi böğürmesin duymuş olmalılar ki, Odadan içeri hışımla daldılar. Ben hala yukarıda gardımı almış, gelsene, gelsene diye hoplayarak mevzi kazanmaya çalışırken, içeri girenleri görünce sustum. Onlar da mı diye düşünmeye fırsat kalmadan, Öğretmenlerin müdürü durdurmak için uyardıklarını duydum ve rahatladım.
Gelen öğretmenlerin ve Seyhan abinin, yapmayın müdür bey. İkazlarına aldırmadan elindeki Haydar’la masanın etrafında dolaşan meczup bir tip.
Hiç hız kesmeden benden bir parça koparmaya çalışıyordu ki; Nihayet, içeri İsmail Balı Bey girdi. Fizik Öğretmenim. Öldüyse Allah rahmet eylesin, mekânı yıldızlarla dolsun. Benim gibi ve düşünmeye yaradığını bildiği için, beynini hakkıyla taşıyan insanlar gibi, dünya iyisi bir kalbi ve altı okka billurları olan biriydi İsmail Bali hocam.
Bu günkü gibi hatırlıyorum. Müdürün yüzüne tükürür gibi bakarak, “-Sen ne yapıyorsun EFFENDİ!” Diye bir gürlemesi var ki. Müdür, sanki altına işemişte biraz gevşemiş gibi elindeki Haydar’ı aşağıya indiriverdi. Fizik Öğretmenim devam etti. Ne yaptı bu çocuk ta öldürülmeyi hak etti.
-Sen kimsin efendi, Müdür müsün, cellât mı?
-O benim en iyi talebem.
-Bu okulda gördüğüm en zeki çocuk. Diye bağırarak, yazıklar olsun sana diye devam etti sözlerine. Sonra şefkatli yüz ifadesiyle bana bakarak,
-Gel evladım deyip, elini uzattı. Ve bana dikkatli ol diyerek, masadan inmeme yardım etti. Sonra gözlerimin içine bakarak, git bu gün istirahat et, yarın okula geldiğinde önce beni gör emi. Diye tembihleyip koridorun loş karanlığına salıverdi.
Koridor boyunca sıralanan okulun tüm meraklı mevcudu, dikkatle yüzüme ve ellerime bakıyorlardı, bazıları fısıldaşıyordu aralarında çok acımış olmalıydı. Baksana çocuk şaşkınlıktan gülümsüyordu. Yüzümde iz olmadığını fark ettiklerinde içeriden rüşvet verip çıktığımı sananlar bile oldu. Ben her zamanki vakur tavrımla, “Eşek olana semer vurulur, siz adamsanız semeri eşeğe vuran siz olursunuz.” Diyecek oldum. Ama o an hiçbir şey söylememenin daha etkili olacağı kanaatine vardım ve o güne kadar hiç yapamadığım bir şeyi yaptım ve çenemi tutup, susmayı başardım. Her zaman ettiğim o beylik lafları kutusundan çıkarmadım. Etkili de oldu. Okulda ilk bir hafta yoğun olmak üzere, birkaç hafta değişik senaryolarla kahramanlığım anlatıldı.
Okula vardığımızda her sabah yaptığımız andımızın, başlamasına daha zaman vardı. Aslında ders yapmayacaktık, 19 Mayıs provaları had safhadaydı. Okul müdürü de merasime gelecek resmi zevata ne denli disiplinli biri olduğunu göstermek için, provalarımıza bizzat katılıyor ve sert uyarılarını bıktırırcasına tekrarlıyordu. Ben Okulun gösteri “Kasa atlama” takımındaydım. Bu müdür yüzünden içimden o gösteriyi yapmak gelmiyordu, ama senkronize hareketlerden ibaret olan gösteride beraber çalıştığımız arkadaşlarım, onlar için takımda kalmam gerektiğini ısrarla söylüyorlardı. Bu gün Cuma 17 Mayıs 1963, 19 Mayıs kutlamalarını Pazar günü yapacağız anlamına geliyor, o da beni biraz geriyor, kararsızım. Kasa atlamalarında kasanın kenarında dolandırılmış teneke muhafazalıyı vardır, üstteki deri kaplamayı tutsun diye bordür vazifesi görür. Onun çivisi gevşemiş olacak, herhalde atlarken sol bacağımın iç kısmını yırttı. Yara 2-3 cm, o kadar da derin değildi. Fakat ne olduğunu anlamadığım bir şekilde Erdoğanların en hasının (Ne tesadüftür ki, Müdürümüzün adı da Erdoğan'dı ve er doğmamıştı maalesef.) hemen koşup yanımda bitivermesi ve pansumanımla bizzat ilgilenip, atlama kasasını neden kontrol etmediniz diye bir düzüne adamı fırçalaması beni ziyadesiyle memnun etse de, adama olan öfkem geçmemişti.
O anda karar verdim. Ben yaralandım takımdan çıkıyorum dedim, bana şaşkın, şaşkın bakarak, vatan millet Sakarya edebiyatı yapması da beni yumuşatamadı. O gün takımdan ayrıldım.
Annemin, "okuldan, geçen yılki beyaz spor ayakkabılar olmaz." dedikleri için, bana almış olduğu bez ayakkabılarda hiç giyilmeden bir 19 Mayış şöleni geçirmiş oldu.
17 Mayıs tarihinin benim için çok büyük önemi var, sabah evden çıkarken aklım evde kalmıştı, çünkü annem altıncı çocuğuna hamileydi. Annemin telaşı da buydu. Eve dönerken, acaba dedim içimden. Geliyor mu? Geldi mi? Erkek olursa ismini aylar öncesinden belirlediğim kardeşim bu gün mü doğacaktı, sabırsızlanıyorum.
Aslında bana isim konusunda ilham veren o hiç sevmediğim Müdürün isminin “Erdoğan” oluşuydu. Yani adam “Er” doğmuştu ama adamlığın A sını bile üzerinde taşımıyordu. Ona inat, bu ismin bir karşılığını verebilecek başka bir isim olmalıydı. O senelerde Balıkesirli bir genç, Ses mecmuası tarafından sinema için jön seçilmişti ve piyasada “Tamer Yiğit” olarak lanse ediliyordu bu genç. Edebiyat öğretmenime sordum. Öğretmenim, İsimlerin manalarını işlediğimiz derste “Tamer” ismini işlemeyi unutmuşuz da (Sanki binlerce ismin anlamının, derste işlenmesi bir zorunlulukmuş gibi.) acaba anlamını söyleyebilir misiniz? Dedim. Edebiyat öğretmeni bana Kerime Nadirin roman kahramanı, “Zavallı Necdet” e bakar gibi üzüntü ve şefkat arası bir bakış attıktan sonra. Ne yapacaksın manasını dedi ve sonra ilave etti. –Bazı isimler günceldir, günümüzde konuşulan dilde anlaşıldığı gibi söylenir ve anlaşılır. "Tam-er, yani, Tam adam, Tam Asker." gibi anlam taşır. Diyerek hafifçe gülümsedi. Kocası Şükrü beyle beraber Yugoslav göçmeni olarak yurdumuza gelen, bu öğretmenimin hiç yüzü gülmezdi, ama o gün bana o ismin manasını gülümseyerek ve büyük bir zevkle söylediğine inanıyorum.
Her eve gelişimde hatırı sayılır bir yokuşu inmem gerekirdi hep, okula giderken ise o yokuşu çıkmam. İnanın ben hep koşarak gittiğim için yokuş inişlerinde zorlanırdım. O günde öyle oldu, meraklanmış, bir an evvel öğrenmek istiyordum. Kardeşim doğmuş muydu? Öyle hızlı koşuyordum ki, eve varmadan birkaç defa düştüm.
Nihayet. Evimize geldiğimde bir hareketlilik gördüm. Komşularımızın biri gidip biri geliyordu. Bir kardeşin geldiğini anladım ama kız mı, erkek miydi? O zamanlar mahallenin bilgiç kadınları hamilenin yüzüne bakıp anlarlardı, doğacak bebeğin erkek mi, kız mı olduğunu. Komşulardan biri bana ne oldu, neden erken geldin diye sordu, ama ben ona karşı soruyla cevap verdim,
Erkek mi, Kız mı oldu? A deliye bak erkek olmasaydı sevinmeyecek misin be! Hadi hadi yine iyisin. Bir erkek kardeşin daha oldu. Sağlıklı, nur topu gibi maşallah! Ben nerde, nerde diye dolanırken. Annenin yanında, ama önce sana sofra hazırladım. Hadi bize git. Benimkiler de şimdi gelirler. Diyen Hem yengem Hem de Ahretlik anne dediğim Safiye Horata’dan başkası değildi.
Bu Gün 17 Mayıs 1963, ismini kulağına fısıldadığım kardeşim Tamer kucağımda. Bu Gün 17 Mayıs. Kardeşim, tam 53 yaşında. Çok küçük yapıda olduğu için canım gibi koruduğum kardeşimin yürümesini göremeden, okula, büyümesini göremeden askere ve delikanlılığını onunla yaşayamadan, evimden ayrıldım. Daha sonraları okul ve askerlik derken, Almanya denen gurbete gittim. Tabi ara sıra da olsa uğrardım evime, tatillerde ve özel günlerde olurdu bu ziyaretler genellikle. Hele asker den izinli geldiği günlerde ve benim bir Almanya dönüşümde, Kapıkulede beni karşılayıp benimle güreş tutması ve kendine olan güveni kısacası o delikanlı oluşuyla gururlandırmıştı beni. İsmi gibi tam bir Er olmuştu. Nedendir bilmiyorum onun da benzemek istediği abisi gibi, geri vitesi yoktu. Bel i bir sebebi vardı, belki de tanrı unutmuştu.
İnsan yaşamı için iki ezan arasıdır derler ya. Kardeşimin ilk ezanını ben okumuştum. Kucağıma almıştım. İsmini kulağına fısıldamak için. Son ezanı okunduğunda yine yanındaydım, sonsuzluğa uğurlamak için.
O ismi sana bilerek ve büyük bir arzuyla ben vermiştim, Abim Gürol desteklemişti. Aslanım. İsmini koyarken gizli arzum bana benzemendi belki. Belki de, benim olamadığım kadar adam olmanı istediğimdendi. TAM- bir ER olacağına inandığım için de vermiş olabilirim. Beni hiç yanıltmadın. Hayatının her döneminde sana dayatılan hiçbir şeyde geri adım atmadın. Çocukluğunda bile… Hep dik durdun. Aramızdan ayrılırken bile başın dik duruyormuş. Öyle kalmışsın, cümle âleme dik duruşu gösterir gibi.
Bu Gün 17 Mayıs. Sen 53 yaşında ve aramızdasın. Bilirsin ama sana yine de hatırlatmak isterim. Unutulmadın. Analarına, Bana bize ve tüm ailemize aslan gibi iki delikanlı ve bir kardeş bıraktın. İnan senin duruşunu bozmadılar. O kadar badire atlattılar ve duruşlarından bir milim oynamadılar.
Sen bize öz bir kardeş bıraktın.
Çok geç olmadan bize
Bir aile olduğumuzu hatırlattın.
Hep aklımızdasın.
Sen ailenle daima gurur duyardın.
Şimdi, Ailen seninle hep gurur duyuyor.
Bu Gün 17 Mayıs 2016 Kardeşim
Ve sen 53 yaşında
… Ve piknik yapar gibi
Kocaman meşelerin altındasın.
İyi ki doğdun aslanım
İyi ki vardın.
17 Mayıs 2016
Cemal K. Demir