Ankara, her yıl Bahara hazırlanırken işler ters gider hep, Mart soğuğudur adı. Gelecek Nisanla birlikte baharın gelmesini beklerken, yaşlı karakış tüm ıslaklığıyla çöker şehrin üstüne. Kış ayları boyunca yoğunluğunu hiç kaybetmeyen ve tütün kokusu gibi insanın üzerine sinen, yağlı kömür isinden kurtulamaz Ankaralılar. Şehrin bu kurşuni soğuğunda yarım saat kadar yürümek zorunda kalmak, işkencelerin en acımasızıdır. Eksi 20 de kundura tabanı yapışır asfalta, her adımda daha fazla kömür solursunuz. Sadece Ankara’ya mahsus olan bu durum, müşkülpesent bir gece bekçisi gibi şehrin caddelerinde dolaşır, çok sık yaşadığımız sıkıyönetim yasakları gibi, görüş mesafesini sınırlar, bazen sıfıra indirir.
Sabah mahmurluğunda, boğazına düğümlenen kömürlü mukozayı atmaya çalışan bir sigara tiryakisi gibi aksırıklarla yol almak zorundayım. Solumalarım sıklaştıkça, hedefime varıp varamayacağım konusunda umutsuzlanıyorum.
Islak soğuğunun iskarpinlerimin kösele tabanlarından içeriye sızmasıyla oluşan, parmak felci yaşıyorum. Tabanlarımın ayak parmaklarıyla birleştiği eklem donmuş, çalışmıyor. Okulumuzun bulunduğu İstanbul caddesinde yürüyorum.Yeni mahalleye dolmuş bulamadım, gecenin son dolmuşuyla Ulus'a kadar geldim. Oradan MTA nın yanı başındaki mektebe kadar yürüyeceğim. Yürümüyor adeta ayaklarımı sürüyerek gidiyorum. Hedefime bir varsam diye geçiyor içimden. O zaman oh nihayet diyerek, atacağım kendimi bu mevsimde pek sıcak olmayan yatağıma. Oraya vardığımda cümle kapısının hemen açılıvereceği duygusuna nereden kapıldığımı anlamıyorum.
Çünkü içeride Avını bekleyen iştahlı bir aslan çevikliğiyle kapının önüne seğirten gece bekçisi engelini aşmam gerektiğini, yorgun argın ve bitik bir vaziyette bu köhne binanın kapısına yaslandığımda anladım. Avını gördüğünde var hızıyla koşup, onun üzerine atlaması arasında geçen zamandan daha kısa bir zamanda seğirtmişti bekçimiz cam kapının arkasına. Eyvah dedim kapının önünde beliren zatı muhteremle aramızda sadece ince bir cam vardı beni ham yapılmaktan koruyan o kırılgan cam.
İçerisi buğulu cam sebebiyle görünmez olduğu ve üstüne üstlük ana giriş olmasına rağmen, 25 mumluk bir ampulle aydınlatıldığından olsa gere. Karşılaşmamızın ilk dakikalarında kim olduğunu seçemediğim bu zat, telaş ve korku içinde bana işaretler yaparak bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Bense soğuğun yıprattığı sinirlerime hakim olmaya çalışıyor, ama kapı arkasından yapılan acemi pandomim hareketlerinden hiç bir şey anlamadığım için çıldırmış durumda kapını açılması için, bel altı çalışmaya başlamıştım. İşaret edenin pek emin olmamakla beraber Fırgani olduğunu sanıyorum, çünkü, o da soğuktan başını çamaşırhaneden kaptığı paçalı don’a benzer acayip bir bezle sardığı için yüzünü tam göremiyordum. Bu zatın telaşlı olduğu aşikardı. Çünkü, sincap gibi devamlı hareket halindeydi. Benim artık sabrım kalmamıştı. Kapıyı kırıp içeri girmeye karar verdim.
Okulda ilk senemdi ve gece geç gelmeme gibi, uymamız gereken bazı kuralların olduğunu biliyordum fakat olan olmuştu bir kere... Dışarıda beklemeye tahammülüm kalmamıştı. Bu soğukta donmaktansa kapıyı kırarak ta olsa içeriye girecektim.
Aslında o gece için geçerli bir mazeretim vardı. Ağabeylerimiz bizi ekstra işe götürmüştü görüntü olsun diye biraz kalabalık yapmıştık. Fakat görevimiz biteli 5-6 saat olmuştu, şimdi saat gecenin bir buçuğuydu. Biz birkaç arkadaş serbest kalır kalmaz bir diskoya kapağı atmıştık, saatlerin nasıl geçtiğinin farkında olmadan. Beatles ve Tom Johns melodileri bu soğukta bile kulaklarımın pasını almaya devam ediyordu. Tek teslimde eğlenmiş olmaktı bu akşam. Ama eğlenmenin cezası bu olmamalıydı. Arkadaşların bazıları evciydi bir ikisi de dayı, hala diye dağıldılar. Ben bu saatte Halama gidip milleti uyandıramazdım. Şimdi nasıl oldu diye hayıflandığım tuzağa böyle düşmüştüm.
Ben tam niyeti bozmuşken, ağır, ağır geldi kapının önüne… Bekir Dayıyı tanımıştım. Diğeri de onun çömezi Fırganiydi anlaşılan. Dayı kapı kilidini bir mücevher kutusu titizliğiyle açtı.
Bana “Bak sizi nasıl koruyorum diyen yarım ağız bir gülümseme attıktan sonra,
-Şimdi odasına girdi dedi. Kim diyecek oldum. Bilgiç pozu verdi ama cevap vermedi. Patron oydu, önemsemedim, herhalde Belletici (Nöbetçi öğretmen) Nafiz veya Mustafa hocadır diye içimden geçirdim ve yukarıya yatakhanelerin olduğu kata çıktım.
Belletici dediğimiz, bize göz kulak olması için burada çalışan iki genç Üniversite talebesi vardı. Nafiz ve Mustafa, okul idaresi onlara yatacak yer ve maaş veriyordu, bize göz kulak olmaları için. Aramızda fazla yaş farkı olmadığı için, arkadaşlık ilişkileri içindeydik bu iki talebeyle.
Bekir Dayının beni kapıda bu kadar bekletmesine, Fırgani’nin telaş etmesine ne gerek vardı diye düşünmeden edemiyordum. Belleticilerle bu günkü tabirle kanka olmuş durumdaydık, onlar görmesin diye beni içeri almamaları, işgüzarlık gibi geldi bana.
Birinci sınıftayken dolaplarımız koridorda bulunuyordu, ben tam dolabıma yönelmişken, şimdi adını hatırlamadığım bir üst sınıf abiyi o loş koridorda bile fark edilen, pancar gibi bir olmuş bir suratla geçerken gördüm. Nasıl bir darbe ise, darbenin oluşumundan sonra enaz 20-30 dakika geçmiş olmasına rağmen, alameti farika gibi o yüze yerleşen beşparmak izinin, müsebibine ait imza olarak tescillenmesi elzem olacak şekilde belirgindi. Yani türünün en iyisi. Marka olarak tescillenmeliydi. bu loş karanlık arası ışıkta bile öyle belirgindi ki, bu şamar izinin, atıldıktan sonraki ilk 5 dakikada nasıl muhteşem görüneceğini siz düşünün.
Normalde, saat geç olsa da her zaman birkaç kişiye rastlamak mümkündü bizim okulda. Ama, o gece çıt çıkmıyordu. Garip bir durum olduğu kokusunu alabiliyordum. Yatakhaneye sessizce süzüldüm. Işığı yakmamıştım arkadaşlar uyandırmamak için el yordamıyla yatağımı buldum. Tam yanlamış devrilecektim ki; Bir el kolumu tuttu ve alçak sesle, Yunus buradaydı dedi, bu Şerifti. Yan ranzada o yatıyordu. Uzun sayılabilecek bir sessizlikten sonra... Yakaladı mı lan birini dedim. Evet, birini fena dövdü. Diğerlerine çok bağırdı. Yatmaya gitmiş galiba dedim. Yook dedi Şerif! Tam olayı ballandıracaktı ki, üst ranzada yatan Erdem uyanmış, lafa karıştı, o da fısıltıyla konuşuyordu.
Yok hoca burada yatmaz, sabaha kadar müdüriyette oturur, siniri geçsin diye bekler. Şerif, hoca çok kontrolsüz vuruyo yav! Allah eline düşürmesin valla. Erdem hadi yatın, neme lazım aklına eserde buraya gelirse, önce senden başlar Ödemişli bilesin. Ben büyük bir varta atlattığımın farkına varmamış, haksızlık etmiştim. Şimdi anlamıştım Bekir Dayının bizim için ne kadar değerli olduğunu. Beni Zembereği çözülmüş saat gibi şirazesi kaymış, hocanın gazabından korumak için, Fırgani'nin şekilden şekile girdiğini ancak yatağıma yatınca anlayabilmiştim. İkisinin de hakkını ödeyemem. Onlar okulumuzun demirbaşları gibiydiler.
Yunus Hoca talebeleriyle dost olabiliyordu ama, ara sıra ısıran bir dost. Her zaman otoritesi, his edilen bir ağabey. Evet, arkadaşımız gibiydi ama bazı olaylara hiç müsamaha göstermez, tepkisi çok sert olurdu. Memleketin dört bir köşesinden gelen süzme hergelelerin kapağı “Mektebi son çare” olarak attığı bu okulda her cinsten azılı insan vardı. Bunları disiplin altına almak için bazen böyle ani baskınları yapardı Yunus Hoca. Fakat hiç kimse bu okulda ondan şikâyet etmez, yaptığı bu baskınları ve sert uyarılarını hatta tekme tokat dövmesini dahi hoş görürlerdi. Yunus Hocayla bu tarz yaşanmışlıklara maruz kalan birkaç talebenin bunu mizah konusu yaptıklarına çok şahit olmuşumdur.
Mizah dedim de aklıma geldi. Birçok kara mizah ulemasına taş çıkarır tarzda mizah üretilmiştir bu okulda. Başkaldırış, asi davranışlar, okul tarihinde, “ pisikolojik vaka” olarak kayda geçen sinir krizleri bile mizansendi çoğunlukla.
Talebeler kendilerini “Orta oyun” cazibesine o kadar kaptırmışlardır ki; Yaşam düzenlerini, tiyatro sanatçıları gibi kurmuşlar, her gün değişik bir oyunu sahneye koyan sanatçıların özverisi ve titizliğiyle hazırlanırlardı o günkü rollerine. Sahne olarak, okulun her bir köşesi kullanılırdı. Sınıflar, koridor ve tuvaletler ve hatta yatakhanelerde sergilerlerdi en iyi oyunlarını. Bir oyunu hiç prova yapmadan doğaçlama oynamak, ve her gün değişik repliklerle sahneye koymak için olağan üstü yetenek gerekir. Evet, her gün sahne alıp oyun oynayan bu hergeleler, çok ama çok becerikli ve kıskanılacak kadar yetenekliydiler.
Öğretmenlerin ise işler çok zordu. Bilmedikleri anlamadıkları konular hakkında eğitmenlik yapmak zorunda kalmışlardı. Bir müddet sonra onlarda değme sanatçılara taş çıkartır cinsten eğitmenlik rollerine aşina olmuşlar, hatta bu oyunlar için iddialı replikler hazırlamışlardı. Çünkü karşılaştıkları şey, o güne kadar hiç görmedikleri, duymadıkları cinsten, Turizm, otelcilik, gastronomi ve adabı- muaşeret (Etiket) konuları tamamen yabancı oldukları konulardı. Maarif vekaletinin kerhen destek verdiği bir okulda, daha iyi bir eğitim verilmesine imkan yoktu. Okulun açılışında gelen Amerikan yardımı daha ikinci yılında suyunu çekmişti. Bakanlığında bütçe ayırmaya niyeti yoktu. Her şey el yordamıyla ve bir önceki mezunlardan arda kalan sarı kağıtlar üzerine teksir edilmiş bilgilerden süzülerek bir merhem gibi yedirilirdi bu azgın genç otelcilere. Çocukların duruma adapte olmaları hiç zaman almazdı. Bu okulun son çareleri olduğunu çok iyi bilen bu çocuklar, bu gün Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi otelciler olabildiler ve mesleğe çok büyük katkılar yapabildilerse. Bu onların irade gücüyle olmuş bir şeydir. Onun için bu olmazları başaran gençlerin tümü efsaneler olarak anılmaktadır. Bu konuda onlara yardımcı olan hocaların başında gelir Yunus Aslan. Dedim ya, her biri Tanrının özenle yaratıp, kendi sıfatını gururla muska gibi boyunlarına astığı bu hergelelerin, otelcilik mesleğinde en gerekli meziyet olan özgüvenleri müthişti. Disiplin mi? Serbestlik mi daha iyi netice verecek, ikilemi vardı hocaların kafalarında. Şimdi de öyle değil mi? Yunus hoca da ikisi de vardı. O sebeple bu gün Yunus hocada hiç okumamış bir AOO talebesi bile Yunus Aslan'ın kim olduğunu bilmekten öte ona saygı duyar.
Evet, bu bir meydan okumaysa bunu Yunus Hoca yapmıştır. Gerektiği yerde sonuna kadar serbestlik, gerektiğinde en sert disiplin. Reçete buydu. Bu şekilde Bilinçli ve dirençli hergelelik yapan. Akıllı, istekli ve mizah yoğunluğu çok olan bir öğrenci topluluğuyla baş etmek ancak böyle mümkün olabilirdi.
Benim Okula kaydım okuldaki başıbozukluğun doruğa vardığı yıla rastlıyor, Sene 1966 Eylül Ayı ortaları Ne şanslı bir adammışım… Ki; Bende o hergelelerin baş aktörlerleri olan 2-A sınıfının bir mensubuydum. Sağ ol Hocam, Sağ olun Öğretmenlerim ve size çok teşekkür ediyorum arkadaşlarım dostlarım.
Cemal K. Demir
06 Şubat 2012