( Burada konu dışına çıkıp, dikkatimi çeken bir hususu sizinle paylaşmak
istiyorum. Siz Araplarla çalıştınız mı bilmiyorum,ama ben çalıştım. Gazinoda eğlenirken,
sanatçıya gül atma, Sanatçı adına sahnede şampanya açtırma ve biraz kırık (efemine)
olan sanatçılardan hoşlanma da dahil olmak üzere tüm bu Arabesk saçmalıkları,
ayak oyunları bize benziyor. Hayır düzeltiyorum. “Bize Din öğretisi diye yüz
yıllardan bu yana yutturulan şeyi, Din öğretisi değil, Arap yaşam tarzı Arap
Emperyalizmi olduğuna kendi gözlerimle şahit oluşumdu bu tarz yaşam.” )
Bir yandan da endişeleniyordum, yaşlı aksi bir adamdan evraklara onay
almak kolay almayacaktı.
Bu ihtiyar kaç yıldır yapmıyor bu işi diye sordum. Bilmediğini söyledi,
Daha sonra tanıştığımızda Tercümana aynı soruyu yönelttiğimde bana 60 yaşından
bu yana çevirmenlik yapmadığını söyleyecekti. Eczaneden içeri girdiğimizde,
çelimsiz 30 u yaşların sonlarında, yüzüne göre hayli iri olan gözleriyle beni
süzen bir hanımla karşılaştım. Bakıştık.
Yüzündeki ifadenin öfkeli mi yoksa temkinli mi olduğuna karar vermeden,
sessizliği bozmak için – Sevan beyle görüşmeye geldik dedim. O benim düşüncemi
okumaya çalışır pozisyonunu bozmadan, bana
bakmaya devam ederken, ne istediğimizi sordu. Ben tam bizim geliş sebebimizi
söylemek üzereyken, gerildiğimi ve sıkıldığımı anlayan, Arap dostum araya
girdi. Biraz çekingen, – Onaylanması
gereken evraklarımız varda... Dedi. Bu
kara kuru diye de tarif edilebilecek kadında Arap kadınlarına has bir gizem
vardı. Anlaşılan, yaşadığı memlekete davranış olarak uyum sağlamıştı. Şöyle bir
göz süzdükten sonra, iri gözlerini ve başını hafifçe döndürerek, bize yön verir
gibi dükkânın üstündeki ara katı işaret etti. Çok kısa ve ilgisiz, -Yukarıda,
sizi bekliyor. Dedi. Dediği
tarafa yöneldik, bizi kümes tüneklerine benzeyen basit dayama dediğimiz cinsten ama , yukarı çıkmanın tek
araç’ı olan bir merdivene doğru yönlendirdi.
Merdivenin üst bölümünün dayandığı o daracık delikten yukarı nasıl
süzülebilmiştim bu gün bile anlayabilmiş değilim. Zifiri karanlığa el
yordamıyla girebilmiştim. Olduğum yerde
kıpırdamadan durup, biraz soluklandım, aslında gözlerimin karanlığa alışmasını
bekledim, başka türlü bir şeyleri görüp, seçebilmem mümkün değildi.
… Ve nihayet! Ufak tefek ama çok şirin, sevimli, cana yakın bir ihtiyar
amca. Karşılıklı olarak tanışıyoruz, adı Sevan, kanım ısındı bu Sevan amcaya. Hayatında
hiç görmediği bir kimseye, yani bana nasıl sarılıyordu anlatamam. Kilosundan
dolayı o dar merdivenden yukarı çıkamayan o ön yargılı, Arap arkadaşımın bu
sahneyi görmesini inanın çok isterdim. Ben hemen, tercüman
amcaya ne için geldiğimi söyleyecek oldum. Beni dinleyecek hali yoktu. -Ver kâğıtları.
Dedi. Kâğıtları verdim, zaten tercüme edilmiş bir tek yeminli tasdiki
gerekiyordu. Benim için çok önemli. İyi ki sizi buldum diyemeden, birkaç dakika
içinde, kontrole bile gerek duymadan, kâğıtlar dediği evraklarıma Apostil mührü
basılmıştı bile. Kâğıtlar onun için bir değer ifade etmiyordu. Onun için hayatında
ilk defa gördüğü ama memleketinden gelen bu yabancı çok önemliydi.
Konuşmamızı geciktiren şu lüzumsuz engelleri bir an evvel kaldırmak ister
gibiydi. Yıllardır hasretini çektiği, gurbetten dönen oğluyla hasret
giderebilsin diye telaş içinde heyecanını bastıramayan bir baba gibi
sabırsızdı. Zaman azdı. Oysa onun yıllarca beklediği eski hemşerisine
söyleyeceği çok şeyi vardı. Elini kolumun üstüne koyarak, anlatmaya başladı. Eskilere,
Mersin yakınlarında, çocukluğunun geçtiği bir köye götürdü beni. Sanki yıllarca
söyleyemediği bir sırrını ifşa ediyor, bunu başkasının duymasını istemiyor gibi
kuşkulu, boynunu hafif kısarak, arada bir etrafına bakınıyordu. Tahmin
ettiğiniz gibi konuşmamız çoğunlukla monolog şeklinde devam ediyor, ihtiyar
Sevan amca bana sorduğu sorulara cevap almadan anlatmaya devam ediyordu. Beni
tanıyanlar bilirler. Söz konuşma olunca kimseye o hakkı vermeden devamlı, konuşmak
isteyen, benim gibi lafazan bir adamın düştüğü durumu anlamışsınızdır
umarım.
Tehciri anlattı 1916 yılının ilk aylarında toparlanmaları söylendiğinde
henüz altı (6) yaşında bir çocuk olduğunu, fakat aile büyüklerinden olaylar
hakkında çok şey duyduğunu, çok sıkıntı çektiklerini ve buna benzer
yakarışlarını, anlattı durdu. Ancak oturduğumda başımın tavana değmediği, bu
ara katta oturacak bir tabure bile yoktu. O sebeple orada üst üste konmuş karton
kutuların üstüne tünemiştik. İçeriyi aydınlatacak bir lamba yoktu herhalde
yakmadılar, (Yangın çıkma ihtimaline karşı bir önlemde olabilir.) pencere
kısmına yığılan kutuların oluşturduğu duvar, ışığı almamıza engel
oluyordu. Ayaklarım uyuşmuştu, ayağa
kalkamıyordum çünkü başım tavana vuruyordu.
N e gariptir, bütün bu sıkıntılara rağmen, İhtiyarı dikkatle dinlemekten
de kendimi alamıyordum. Tabi, ne kadar sıkıntımı belli etmemeye çalışsam da ara
sıra ıkınıp sıkılmamdan, gitmek istediğimi sanıyor ve hemen konuyu
değiştirerek, bana daha ilginç gelebilecek başka mevzulara girip, beni oyalıyordu. Bu daracık yerde birbirimize çok
yakın oturmak zorunda kaldığımızdan, bu loş-karanlıkta gözlerinde göremediğim
ağlayışını. körük gibi inip kalkan göğsünün çıkardığı hırıltılardan anlıyordum.
Önceleri sessizce başlayan ağlaması daha sonra hıçkırığa dönüştüğünde, bunun ihtiyarlıktan kaynaklanan duygusallık
olmadığını anladım. Senelerdir görüşmediği kızına beni görmek için geldiğini
anlatırken samimiydi. Çünkü ben onun için kaybettiği memleketi, kaybettiği
benliğiydim.Yıllar sonra dinen hasreti, ağlama duvarıydım. Hayatıyla
yüzleşmesiydim.
Ermeni
diasporasına (Kopuntusuna) bu yüzden çok kızıyor, aramızda hiç mi akıllı adam
yoktu. Türkiye’yi, yurdumuzu yok etmeye çalışan yedi düvel milletlerine nasıl
kandık. Memleketimize karşı silahı elimize alıp nasıl düşman yanında saf
tuttuk. Diye hayıflanıyordu. Bu sahne bana çok dokunmuştu, hemen onu teselli
etmek için. Aradan çok zaman geçti diyecek oldum. Fena olan da o ya! Dedi. Ben
çok uzun zamandır bu acıyı çekiyorum. Keşke çok önceleri göçüp gitseydim de bu
acıyı bu pişmanlığı, böyle uzun süre yaşamasaydım. İhtiyar tercümanın Türkçesi
çok azdı ama biraz eskide kalmış, şimdi pek kullanılmayan eski Türkçe
kelimelerle derdini çok güzel anlatıyor, her cümlesinin ardından anlayıp
anlamadığımı ısrarla soruyordu.
Eczacı kızıyla da arasının damadı yüzünden açık, yaşının da 87 olduğunu o
konuşmada öğrendiğim. O merdiveni bu yaşında nasıl çıktığını görmemiştim. Ben
onunla ara katta vedalaşıp indiğim için, inişine de şahit olmadım. Ama
yüzündeki o kararlı ifadeyi, uzun yıllar yapmak istediği bir şeyi yapmak
istemesindeki iradeyi gördüm.Bu sevimli yaşlı Sevan
amcanın bana ağlayarak, söyledikleri aynen bu yazımı yazmama sebep olan
Koçaznuni'nin İtiraflarından çıkarıp hikayemin bu kısmına noktasını bile
değiştirmeden koyduğum alıntı paragrafların benzerliğini sizinde görmenizi
istedim.
Koçaznuni'nin İtiraflarından alıntı;.
Olayların sebebi biziz. "Kötü kaderden şikâyet etmek ve
felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu
bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve
Taşnaksutyun partisi de bundan kaçamamıştır. (...) sanki uzak görüşlü
olmamamız bir kahramanlıktı çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler,
Amerikalılar, Gürcüler, Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca
aldattı, atlattı ve ihanet etti, oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için
yapıldığına inandırılmıştık. "
Türklerin milli
mücadelesi haklıydı "1918 yılında emperyalistlere karşı
savaşlarında bozguna uğrayan Türkler, dinlenerek iki yıl içerisinde yeniden
canlandılar. Yeni genç ve yurtsever duygularla hareket eden bir nesil ortaya
çıkarak, Anadolu'da kendi ordusunu yeniden organize etmeye başlamıştı. Türkiye'de
milli bilinç ve kendisini savunma içgüdüsü uyanmıştı. Onlar Küçük Asya'da
istikballerini hiç olmazsa bir şekilde temin edebilmek için Sevr Anlaşması'na
askeri güçle karşı koymak zorundaydılar"
Söylediklerinde samimi olduğu memleketine
duyduğu hasreti, çocukluğu ve yurdundan koparılışı. Biz hak ettik, bize az bile
yaptılar deyip, sanki suçlu o zamanlar, 6-7 yaşında bir çocuk olan kendisiymiş
gibi... Özür dileyen, onurlu bir adam Sevan amca. Sanki ben halkımı temsil eden bir sorumlu kişi, ona hesap soruyormuşum o da
bana durumdan duyduğu üzüntüyü af dileyerek anlatır gibiydi. Sevan amcadan utandım, tarihi yalanlarla saptıranlardan
utandım.*2 Benden
çocukluğunda yaşadığı Mersin dolaylarında o günlerde söylenen bir türküyü bulup
göndermemi istedi. “-Bana Köyümün türküsünü getirir misin?” diye sordu
içtenlikle ve bir şey istemenin mahcubiyetiyle. Birde sık tekrarladığı önemli bir
isteği vardı. Ne olur, her Ermeniyi hain görmeyin. Aralarında bu duruma
üzülenler, memleketlerine ihanet edip atıldıklarını düşünenler, yeni nesillere
Türklerin adil olduğunu anlatanlar çok. Buna inanın. Bizim Türkiye’den
kaçmamıza yardımcı olanlar komşularımızdı, Türk aileleriydi, diyerek o zor
günlerde Türklerden gerek yiyecek gerekse lojistik çok yardım gördüklerini
üstüne basarak anlatıyordu.
Bu sevimli dostumun istediği Türküyü gerek tanıdığım sanatçılar vasıtası
ile sordurduğum, TRT arşivinden gerekse o yörenin sanatçılarına sorarak
yaptığım araştırmalar olumlu gelişmedi, bulamadım. Hatırlayabildiğim kadar, Silifke, Taşucu dolaylarından mahalli bir
türkü olması lazımdı. Aradan çok zaman geçti, yanılmış olmamda mümkün. Onun
isteğini yerine getirememe burukluğunu hiç üzerimden atamadım. Onu ziyaret
etmek istediğim ve ona söz verdiğim halde, hep o köyün türküsünü bulamamam sebebiyle
ziyaretimi erteliyordum. Sonra bir gün aniden karar verdim. Ne olursa olsun,
Sevan amcayı ziyaret edip, Türküsünü bulamadığımı söyleyecektim. Aradan bir yıla
yakın bir zaman geçmişti onu, orada çalıştığımız başka bir Arap arkadaşla görmeye
gittiğimde. Geç kalmıştım, köyünde sorduğumda hemen evini gösterecekler diye
beklerken, (O bana köyüme gelip beni sorarsan herkes tanır beni, küçük çocuklar
dahi evimi gösterirler sana demişti.)
küçük bir çocuk yanımıza geldi, komşusuymuş. Arapça bir şeyler söyledi, ben
anlamamıştım. Yanımdaki arkadaş ayağa katlı. O zaman anladım Sevan amcayı
kaybettiğimizi. Sonradan öğrendiğime göre,1998 yılının baharında kaybetmişiz
onu. İçim burkuldu, kanımın çok ısındığını,
başıma vuran sıcaklıktan fark ettim, oturduğum yerde hareketsiz kalmıştım.
Kendimi suçlu gibi hissettim, bir dostumun benden istediği son arzusunu yerine
getirememiştim. O sebeple bu hikayeyi hiç kimseyle paylaşmadım. Şimdi bu yazıyı
birazda onun için yazıyorum. Ona olan vefa borcumu ödemek için. İyilerin ve
iyiliklerin günden güne azaldığı Dünyamızda, Sevan amca gibi adamların var
olduğunu bilmek, hepimize iyi gelecekti. Evet Sevan Amca iyi Ermeniler ve İyi
Türkler aramızdalar, ama niye susup meydanı kötülere, çıkarcılara bırakıyorlar.Bütün
kötülüklerin karşılığı, panzehri iyiliktir. Evet, İyi Türkler ve İyi
Ermenilerde var dostum. Bilmeyenler varsa da benim bu yazımla öğrenecekler. Bu
Dünyada en az kötülükler kadar iyiliklerinde olduğu bir gerçek. Tıpkı
karanlığın olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde mutlaka karanlık olduğu gibi.
Ocak 2012
Cemal K. Demir
Yazıyla ilgili notlar. *2 Nobel almak için bu durumun hedefe giden
yol olarak seçilmesinden. O tercüman Ermeni oraya gitmen iyi olmaz deyip,
durumdan vazife çıkaranlardan. Kınadım, Emperyalist Devletler, parlamentolarınca,
bireylerin özgür irade ve düşüncelerine insan hakları evrensel beyannamesinde
büyük punta ile yazılmasına rağmen, Tehcir olayını soykırım olarak kabul
etmemiz için yasa çıkarmaya çalıştıkları, bazı ülkelerinse Türk düşmanı olarak
bu yasayı çıkardıkları için.
Ovanes
Kaçaznuni, 1918 yılında kurulan Ermenistan hükûmetinin ilk başbakanı ve
Taşnaksutyun Partisi'nin de lideriydi.
1867’de Ahıska’da doğmuş, 1938’de Ermenistan’da
ölmüştü; mimardı.
Bana bir dostumdan gelen elektronik postada
"Kaçaznuni'nin İtirafları" başlığı dikkatim çekti. Hani şu Bükreşte
1923 yılında yapılan Paris konferansında Taşnak partisi lideri Ovanes
Kaçaznuni’nin delegasyona sunduğu rapor. Yazar Ahmet Akyol’un
"Kaçaznuni'nin İtirafları" adıyla yayımladığı bu belge gerçekten
itiraf niteliğindedir. Bu bilgiler tüm Ermeni diasporasının ve Emperyalist batı
ukalalarını, hatta bizim liboş tayfasının tezlerini çürüttüğü halde niçin
kullanılmaz anlam veremiyorum. Çok uzun olan bu yazıda yazılanlar bana
Lübnan’da tanıdığım, Ermeni amcayı hatırlattı. Yazıdan iki paragrafı alıp,
yukarıdaki yazıma olduğu gibi koymamın sebebi, hikâyenin kahramanı Sevan
amcanın. Aşağı yukarı paragraftaki cümleleri bana 16 yıl önce söylemesiydi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder