20. Asırda başlayarak 21. aşıra taşınan Müslüman
hovardalığa genellikle Arap ülkelerinde rastlanırdı. Bir köşe yazarımız bu
hovardalığı şöyle tarif etmişti. "Bu hovardalık hiç bir dönemde bu kadar
olmamıştı. Dindar kesim gösterişe meraklıdır... Arap'ın poposunda külotu yoktur
ama beyaz, uzun entarisi ile lüks ciplerde dolaşır... Bu bir görgü
zaafıdır..." Evet, petrol
zengini Arap yarımadasında başlayan bu
sefahat düşkünü arabesk yaşam, bir virüs gibi Malezya, kuzey Afrika'daki bazı
ülkelerde çok rağbet gördü. Aşağı
yukarı bir asırdan bu yana süregelen bir hoyratlığın sebebinin, yetersizliğin kaçınılmaz sonu, aşağılık kompleksinin
devşirilip, üstünlük kompleksine dönüşmesidir... Niyetlerinin ise, erkek egemen
toplum avantajlarını korumak olan, yaşam tarzını kabul ettirme çabasından başka
bir şey değildir. Bu yaşam tarzı,
Osmanlıyı da cezbetmiş olmalı ki; Kendisinin olmayan Arap yaşam tarzını
kendisine örnek aldı. Hatta örnek almakla kalmayıp, kendi dilini ve tehlikeye atacak bir hafiflikle, Arap
emperyalizminin tebaasında yayılmasını engelleyemedi. Halifeliği Osmanlı
sultanına vermekle sadece Araplar kazanmış, adı bile petrolden başka bir şeyle
anılmayacak olan Arap yaşam tarzı Osmanlılar sayesinde yurdumuzda olduğu gibi
dünyaya tanıtılıp hamiliği yapılmıştır.
Bu gün bizi halen iki kültür arasında gidip gelmemizin ve yaşam tarzımızı net
olarak benimseyemeyişimizin sebebi de, hala etkisinden kurtulamadığımız Arap emperyalizmidir. İçimizde devamlı iki
karakter taşırız. Biri klasik dindar görünümlü, hoyrat, hovarda. Diğeri,
olabildiğince modern batı tarzı ama hovarda.
Son çeyrek asırda memleketimizde artışa geçen yeşil sermayenin
palazlanmasıyla, tamamen zengin Arap Müslümanlığı yaşam tarzı da artarak
yeşermektedir. Lüks siteler içine kendilerini kapatan sözde muhafazakar, egosu
yüksek kompleksli sahtekarlar.
Bu toplumumuzda görülen ayrışma, muhasır Medeniyetlere
uzanmak isteyen toplumun aydınlık kesimiyle, muhasır medeniyetin tüm
nimetlerinden faydalanmak isteyen kesimler arasındaki gizli sürtüşmenin,
İktidarın İslami kanadı savunmasıyla birlikte.. Muhafazakar kesimin Mahalle baskıları
ve çeşitli ayak oyunlarını da arttırarak topluma baskı ile kendi yaşam
tarzlarını kabul ettirme çatışmasına dönmüştür. Kendilerine muhafazakar diyen
ve bilindiği gibi, her cemaat gurubunun ayrı, ayrı kendine has bir İslami zikir
ritüeli olan, muhafazakarlar koalisyonunun,
içlerinde aynı cemaatin mensuplarının yaşadığı, lüks gettolarda oluşturdukları kapalı yaşamı, toplumdaki ayrışmayı gözler önüne sermektedir. Yaşanan bu durum toplumda gerginlik
yaratmakta ve her an patlamaya hazır bir bomba gibi ve taraflardan hiç birinin
bu bombadan kurtulmak için düşünce üretmeye gerek duymadıkları bir biçimde orta
yerde durmaktadır. Bir tarafta Osmanlının küllerinden modern bir yaşama geçişi,
yaptığı bir çok devrimle Yeni Laik Cumhuriyete rejimiyle Türk milletine
kazandıran, Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkelerinden ödün vermemeye ant içmiş
modern bir Türkiye'de yaşamak isteyen bir kesim, Diğer tarafta çevresinde neler olup bittiğinin henüz
farkına varmayan, gerçek muhafazakar kesimi (Tehlikeli olmasına rağmen dini,
siyasi referans göstererek) yanına çekmiş, ekonomik palazlanmanın doruğunda,
Müslüman hovardası, kendi yaşam tarzını kabul ettirmeye çalışan bir kesim.
Sorunun temeli aslında, kendilerini
"Muhafazakarlar" diye adlandıran dini referans alan siyasi yaşama
monte etmek isteyen görüşlerinin, bir yaşam tarzı olarak kabul edilmesi için
çaba gösteren ve bu konuda ısrar eden bir gurup ile... Dünyevi işlerde aklın
hakimiyetini savunan, akılla yönetilen bir toplumda yaşamak isteyen modern
düşünen insan olup olamamakta yatıyor. Yani,
günün gereksinimi olan, görgüsü ve bilgisiyle akıl üreten, çağın
gerisinde kalmamış, dünya işlerinin ulemaya bırakılmayacağını kavrayabilen
insanlar arasındaki güç gösterisi olması ürkütücü bir boyuta ulaşmaya
başladığının farkına varılamamasıdır.
Dini öğretilerin insanları olabildiğince insan olmaya
yönelik telkinleri 18. yüzyıldan sonra yetersiz kalmaya başladı. Gelişen mantık
sayesinde insan önce kendini keşfetti ve 20 asırdan bu yana kendine telkin
edilen ve sonu karanlık ama iyi çocukların o karanlığı aydınlatan cennete
gönderileceği söylevine inanmıyorlar. Din dediğimiz bu felsefi olguya ulemalar
da inanmıyor olmalılar ki, bu kısacık
ömrümüzde ne kadar tıkınırsak o bize kar kalır düşüncesiyle cemaat liderleri
olarak lüks içinde bir yaşamı tercih ediyorlar.. İnsanın ham halinden arınıp,
insan sıfatını hak edebilmesi, tekâmül olabilmesi için evren ve yaşam hakkında
bilgiyi dağarcığına depolaması gerekiyor. Bu bilgiler gerçek olmalı, hurafe
değil! Yine bilgilenen insanın düşünmesini öğrenmesi gerekiyor. Çünkü düşünmek
için önce düşünebilmeyi öğrenmek gerekir. Yaşamdaki olayları, nesneyi ve insanı
değerlendirebilmek için, gerekli öğretiyi almayan bir insanın düşünce boyutu,
bir şempanzenin muhakeme seviyesinin bir gömlek fazlası olabilir anca. İnsanı
hayvanlardan ayrı tutan en önemli meziyetin, Ahde- vefa duygusu olduğunu
unutmamak gerekir. Kendi yaradılışına sebep olanlarla hayatına yön veren toplum
büyüklerine vefalı olması gerekir. Bu hayvanlarda olmayan bir duygudur. Birde
insan olmanın olmazsa olmazlarından biri "İntibak" etme duygusudur
ki, Birçok hayvan nesli intibak edememekten yok olup gitmişlerdir. Gelişmiş
İnsandır intibak edebilen. Bir asırdan bu yana modern yaşama intibak edememiş,
inandığı dinin kendisine ezberletilen bir kaç dua (Yakarı) haricinde ne
olduğunu, din olgusunun felsefesini bilmeyen bir insan, içinde bulunduğu
dünyada kendisine bahşedilen yaşamı yaşamadan göçer gider bu dünyadan. Yüz
yıldır Modern insanın Toplumların adil yönetilebilmeleri için en uygun rejim
olan, demokrasi ve Cumhuriyete 100 yıldan bu yana intibak edememiş bir toplumun
fazla yaşama şansı yoktur. Adı "Kendi kendini yönetmek " olan
demokrasinin değerini bilmeyen toplumlar
başkaları tarafından sömürülür. Hem de toplumun son ferdinin yok oluşuna kadar
sömürülür. Demokratik yönetim şeklini terk eden toplumların, er veya geç,
dinozorlar gibi yok olacakları kesindir. Toplumun bu günlerde moda olan deyimle
akil insanları, toplumu aydınlatan insanları siz, sadece fikirleri için
zindanlara atarsanız, toplumun oksijenini yok etmiş olursunuz. Toplum önünde
sahnelenen oyunun son perdesi kapandığında, bu kara mizah bitip te perde inince
yani.. Bu çakma öcü tiplemesi, bayağı ve
çirkin oyunda yer alan
oyunculardan hiç biri, bu oyunu seyreden halkı utançlarından selamlamayacak ve
kulisten bir yolunu bulup kaçmaya çalışacaklardır. Çünkü bu çatışma yurdumuzun
görüp gördüğü son çatışmadır. Asrın
çatışmasıdır. Bu çatışmada galip çıkacak taraf, toplumdaki akil değil ama
tekamül etmiş insanda olan akıl olacaktır. Toplumun böyle bir akla, bu aklın
sağduyusuna ihtiyacı olduğu şu günlerde. Oburluk sınırını aşarak, bir balon
gibi bombe yapan egoları ile hovardalık
duyguları kabaran muhafazakarların, Pardon!.. Bu toplum aymazlarının Kırmızı
rujdan, saçın topuzundan ve yüksek topuktan tahrik olmalarının da bu günlere
rastlaması tesadüf müdür acaba.
Cemal K. Demir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder