13 Ocak 2012, 15:03
1997 yılı Yaz ayları, ortağı olduğum Şirketin, yurtdışı
işlerini takip ediyordum. Beyrut-Lübnan’daki bir proje için bazı evrakların
Arapçaya çevrilmesi istenmişti. Oradaki hukuk danışmanımız bize Beyrut
yakınlarındaki bir kasabada ikamet eden, Türkçe-Arapça yeminli tercüman
bulunduğunu, fakat bu yaşlı tercümanın Ermeni olduğundan ve aramızda sorun
çıkabileceği düşüncesiyle pek tavsiye etmediğini söyledi.Şirketimizde çalışan
ve bize Arap şirketleriyle bağlantıyı sağlayan arkadaşımıza dönüp, -Sen ne
diyorsun der gibi baktım. Anlaşılan onun fikride aynıydı, çünkü ağzından tek
kelime çıktı.-Felaket. Hukuk müşavirimize benim gerek memleketimde Türk
vatandaşı olan, gerekse yurtdışında tanıyıp ta dostluğunu paylaştığım birçok
Ermeni dostum olduğunu söyledim. Bana buradaki durum başka demek istedi, hemen
–Tabi, istisnalar kaideyi bozmaz, emin ol. Türklerin can düşmanı olanlarla da
karşılaştım. Hakkından gelirim deyip, neredeyse gidip bulalım şu tercümanı diye
ısrar ettim. Beni gitmemem konusunda ikna edebilecekleri umudunu kaybeden
dostlarım, tercümandan randevu almak zorunda kaldılar. Ve nihayet, Arap
arkadaşımla beraber, Beyrut'a 30-40 km mesafede olan kasabaya doğru yola
koyulduk. Giderken gerek Hukuk danışmanımızın, gerekse Arap arkadaşın manidar
konuşmaları ve telkinleri hakkında düşünüyordum. Doğruyu söylemem gerekirse
gardımı almıştım. İşim olsun diye alttan almayacaktım. Ben böyle düşünürken
dalmışım, nasıl geldiğimizi anlamadan bahsi geçen kasabada bir eczanenin önünde
durduk. Arkadaşıma -Ne o ilaç mı alacaksın! Diye sorduğumda aldığım cevap beni
hem şaşırttı hem güldürdü. Meğer bizim evraklar için, yeminli bir Tercüman
ararken, her tarafa telefonlar edilmiş. Ermeni tercümanın yerine başka tercüman
aranmış, ama bulunamadığı için, bu Ermeni amcaya gelmek mecburiyetinde
kalmışız. Başka çare olsa, gelmeyecekmişiz v.s. Arap dostumuz bana bunları
anlatırken, dikkatli ol! Bu son şansımız der gibi bir tavır takınması da
dikkatimden kaçmamıştı. Tercümana Bir Türkün evraklarına tercümanlık yaparmısın
diye sorulduğunda tepki vermesinden korkulduğu için, neredeyse benim Türk
olduğumu bile gizlemek istemişler. Onun için bana "ne olur suyuna
git" diye ısrarla uyarı yapmaları, bu sebeptenmiş. Uzatmayalım, 70 i
Yaşların ortalarında diye söyledikleri, bu ihtiyarı kasabaya 10 km uzaklıktaki
köyünden, bu Beldede eczacılık yapan kızının yanına sırf benim için
getirmişler. Ben bunları dinlerken biraz nezaketimden biraz da daha neler
yaptıklarını öğrenme isteğimden olsa gerek, bayağı sabırlı davrandım ama gazı
almıştım. Bütün tepkimi Tercümanla buluştuğumda ortaya koymak için buluşma
zamanın gelmesini beklemeye başladım.
( Burada konu dışına çıkıp, dikkatimi çeken bir hususu
sizinle paylaşmak istiyorum. Siz Araplarla çalıştınız mı bilmiyorum,ama ben
çalıştım. Gazinoda eğlenirken, sanatçıya gül atma, Sanatçı adına sahnede
şampanya açtırma ve biraz kırık (afemine) olan sanatçılardan hoşlanma da dahil
olmak üzere tüm bu Arabesk saçmalıkları, ayak oyunları bize benziyor. Hayır
düzeltiyorum. “Bize Din öğretisi diye yüz yıllardan bu yana yutturulan şeyi,
Din öğretisi değil, Arap yaşam tarzı Arap Emperyalizmi olduğuna kendi
gözlerimle şahit oluşumdu bu tarz yaşam.” )
Bir yandan da endişeleniyordum, yaşlı aksi bir adamdan
evraklara onay almak kolay almayacaktı. Bu ihtiyar kaç yıldır yapmıyor bu işi
diye sordum. Bilmediğini söyledi, Daha sonra tanıştığımızda Tercümana aynı
soruyu yönelttiğimde bana 60 yaşından bu yana çevirmenlik yapmadığını
söyleyecekti. Eczaneden içeri girdiğimizde, çelimsiz 30 u yaşların sonlarında,
yüzüne göre hayli iri olan gözleriyle beni süzen bir hanımla karşılaştım.
Bakıştık. Yüzündeki ifadenin öfkeli mi yoksa temkinli mi olduğuna karar
vermeden, sessizliği bozmak için – Sevan beyle görüşmeye geldik dedim. O benim
düşüncemi okumaya çalışır pozisyonunu bozmadan, bana bakmaya devam ederken, ne
istediğimizi sordu. Ben tam bizim geliş sebebimizi söylemek üzereyken,
gerildiğimi ve sıkıldığımı anlayan, Arap dostum araya girdi. Biraz çekingen, –
Onaylanması gereken evraklarımız varda... Dedi. Bu kara kuru diye de tarif
edilebilecek kadında Arap kadınlarına has bir gizem vardı. Anlaşılan, yaşadığı
memlekete davranış olarak uyum sağlamıştı. Şöyle bir göz süzdükten sonra, iri
gözlerini ve başını hafifçe döndürerek, bize yön verir gibi dükkânın üstündeki
ara katı işaret etti. Çok kısa ve ilgisiz, -Yukarıda, sizi bekliyor. Dedi.
Dediği tarafa yöneldik, bizi kümes tüneklerine benzeyen basit dayama dediğimiz
cinsten ama , yukarı çıkmanın tek araç’ı olan bir merdivene doğru yönlendirdi.
Merdivenin üst bölümünün dayandığı o daracık delikten yukarı nasıl
süzülebilmiştim bu gün bile anlayabilmiş değilim. Zifiri karanlığa el
yordamıyla girebilmiştim. Olduğum yerde kıpırdamadan durup, biraz soluklandım,
aslında gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim, başka türlü bir şeyleri
görüp, seçebilmem mümkün değildi.
… Ve nihayet! Ufak tefek ama çok şirin, seviml, cana yakın
bir ihtiyar amca. Karşılıklı olarak tanışıyoruz, adı Sevan, kanım ısındı bu
Sevan amcaya. Hayatında hiç görmediği bir kimseye, yani bana nasıl sarılıyordu
anlatamam. Kilosundan dolayı o dar merdivenden yukarı çıkamayan o önyargılı,
Arap arkadaşımın bu sahneyi görmesini inanın çok isterdim. Ben hemen, tercüman
amcaya ne için geldiğimi söyleyecek oldum. Beni dinleyecek hali yoktu. -Ver
kâğıtları. Dedi. Kâğıtları verdim, zaten tercüme edilmiş bir tek yeminli
tasdiki gerekiyordu. Benim için çok önemli. İyi ki sizi buldum diyemeden,
birkaç dakika içinde, kontrole bile gerek duymadan, kâğıtlar dediği evraklarıma
Apostil mührü basılmıştı bile. Kâğıtlar onun için bir değer ifade etmiyordu.
Onun için hayatında ilk defa gördüğü ama memleketinden gelen bu yabancı çok
önemliydi.
Konuşmamızı geciktiren şu lüzumsuz engelleri bir an evvel
kaldırmak ister gibiydi. Yıllardır hasretini çektiği, gurbetten dönen oğluyla
hasret giderebilsin diye telaş içinde heyecanını bastıramayan bir baba gibi
sabırsızdı. Zaman azdı. Oysa onun yıllarca beklediği eski hemşerisine
söyleyeceği çok şeyi vardı. Elini kolumun üstüne koyarak, anlatmaya başladı.
Eskilere, Mersin yakınlarında, çocukluğunun geçtiği bir köye götürdü beni.
Sanki yıllarca söyleyemediği bir sırrını ifşa ediyor, bunu başkasının duymasını
istemiyor gibi kuşkulu, boynunu hafif kısarak, arada bir etrafına bakınıyordu.
Tahmin ettiğiniz gibi konuşmamız çoğunlukla monolog şeklinde devam ediyor,
ihtiyar Sevan amca bana sorduğu sorulara cevap almadan anlatmaya devam
ediyordu. Beni tanıyanlar bilirler. Söz konuşma olunca kimseye o hakkı vermeden
devamlı, konuşmak isteyen, benim gibi lafazan bir adamın düştüğü durumu
anlamışsınızdır umarım. Tehciri anlattı 1916 yılının ilk aylarında
toparlanmaları söylendiğinde henüz altı (6) yaşında bir çocuk olduğunu, fakat
aile büyüklerinden olaylar hakkında çok şey duyduğunu, çok sıkıntı çektiklerini
ve buna benzer yakarışlarını, anlattı durdu. Ancak oturduğumda başımın tavana
değmediği, bu ara katta oturacak bir tabure bile yoktu. O sebeple orada üst
üste konmuş karton kutuların üstüne tünemiştik. İçeriyi aydınlatacak bir lamba
yoktu herhalde yakmadılar, (Yangın çıkma ihtimaline karşı bir önlemde
olabilir.) pencere kısmına yığılan kutuların oluşturduğu duvar, ışığı almamıza
engel oluyordu. Ayaklarım uyuşmuştu, ayağa kalkamıyordum çünkü başım tavana
vuruyordu. N e gariptir, bütün bu sıkıntılara rağmen, İhtiyarı dikkatle
dinlemekten de kendimi alamıyordum. Tabi, ne kadar sıkıntımı belli etmemeye
çalışsam da ara sıra ıkınıp sıkılmamdan, gitmek istediğimi sanıyor ve hemen
konuyu değiştirerek, bana daha ilginç gelebilecek başka mevzulara girip, beni
oyalıyordu. Bu daracık yerde birbirimize çok yakın oturmak zorunda
kaldığımızdan, bu loş-karanlıkta gözlerinde göremediğim ağlayışını. körük gibi
inip kalkan göğsünün çıkardığı hırıltılardan anlıyordum. Önceleri sessizce
başlayan ağlaması daha sonra hıçkırığa dönüştüğünde, bunun ihtiyarlıktan
kaynaklanan duygusallık olmadığını anladım. Senelerdir görüşmediği kızına beni
görmek için geldiğini anlatırken samimiydi. Çünkü ben onun için kaybettiği
memleketi, kaybettiği benliğiydim.Yıllar sonra dinen hasreti, ağlama
duvarıydım. Hayatıyla yüzleşmesiydim. Ermeni diasporasına (Kopuntusuna) bu yüzden
çok kızıyor, aramızda hiç mi akıllı adam yoktu. Türkiye’yi, yurdumuzu yok
etmeye çalışan yedi düvel milletlerine nasıl kandık. Memleketimize karşı silahı
elimize alıp nasıl düşman yanında saf tuttuk. Diye hayıflanıyordu. Bu sahne
bana çok dokunmuştu, hemen onu teselli etmek için. Aradan çok zaman geçti
diyecek oldum. Fena olan da o ya! Dedi. Ben çok uzun zamandır bu acıyı
çekiyorum. Keşke çok önceleri göçüp gitseydim de bu acıyı bu pişmanlığı, böyle
uzun süre yaşamasaydım. İhtiyar tercümanın Türkçesi çok azdı ama biraz eskide
kalmış, şimdi pek kullanılmayan eski Türkçe kelimelerle derdini çok güzel
anlatıyor, her cümlesinin ardından anlayıp anlamadığımı ısrarla soruyordu.
Eczacı kızıyla da arasının damadı yüzünden açık, yaşının da
87 olduğunu o konuşmada öğrendiğim. O merdiveni bu yaşında nasıl çıktığını
görmemiştim. Ben onunla ara katta vedalaşıp indiğim için, inişine de şahit
olmadım. Ama yüzündeki o kararlı ifadeyi, uzun yıllar yapmak istediği bir şeyi
yapmak istemesindeki iradeyi gördüm. Bu sevimli yaşlı Sevan amcanın bana
ağlayarak, söyledikleri aynen bu yazımı yazmama sebep olan Koçaznuni'nin
İtiraflarından çıkarıp hikayemin bu kısmına noktasını bile değiştirmeden
koyduğum alıntı paragrafların benzerliğini sizinde görmenizi istedim.
Koçaznuni'nin İtiraflarından alıntı;.
Olayların sebebi biziz. "Kötü kaderden şikâyet etmek ve
felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu
bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve
Taşnaksutyun partisi de bundan kaçamamıştır. (...) sanki uzak görüşlü olmamamız
bir kahramanlıktı çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar,
Gürcüler, Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı, atlattı
ve ihanet etti, oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için yapıldığına
inandırılmıştık. "
Türklerin milli mücadelesi haklıydı "1918 yılında
emperyalistlere karşı savaşlarında bozguna uğrayan Türkler, dinlenerek iki yıl
içerisinde yeniden canlandılar. Yeni genç ve yurtsever duygularla hareket eden
bir nesil ortaya çıkarak, Anadolu'da kendi ordusunu yeniden organize etmeye
başlamıştı. Türkiye'de milli bilinç ve kendisini savunma içgüdüsü uyanmıştı.
Onlar Küçük Asya'da istikballerini hiç olmazsa bir şekilde temin edebilmek için
Sevr Anlaşması'na askeri güçle karşı koymak zorundaydılar"
Söylediklerinde samimi olduğu memleketine duyduğu hasreti,
çocukluğu ve yurdundan koparılışı. Biz hak ettik, bize az bile yaptılar deyip,
sanki suçlu o zamanlar, 6-7 yaşında bir çocuk olan kendisiymiş gibi... Özür dileyen,
onurlu bir adam Sevan amca. Sanki ben halkımı temsil eden bir sorumlu kişi, ona
hesap soruyormuşum o da bana durumdan duyduğu üzüntüyü af dileyerek anlatır
gibiydi. Sevan amcadan utandım, tarihi yalanlarla saptıranlardan utandım.*2
Benden çocukluğunda yaşadığı Mersin dolaylarında o günlerde söylenen bir
türküyü bulup göndermemi istedi. “-Bana Köyümün türküsünü getirir misin?” diye
sordu içtenlikle ve bir şey istemenin mahcubiyetiyle. Birde sık tekrarladığı
önemli bir isteği vardı. Ne olur, her Ermeniyi hain görmeyin. Aralarında bu
duruma üzülenler, memleketlerine ihanet edip atıldıklarını düşünenler, yeni
nesillere Türklerin adil olduğunu anlatanlar çok. Buna inanın. Bizim
Türkiye’den kaçmamıza yardımcı olanlar komşularımızdı, Türk aileleriydi, diyerek
o zor günlerde Türklerden gerek yiyecek gerekse lojistik çok yardım
gördüklerini üstüne basarak anlatıyordu.
Bu sevimli dostumun istediği Türküyü gerek tanıdığım
sanatçılar vasıtası ile sordurduğum, TRT arşivinden gerekse o yörenin
sanatçılarına sorarak yaptığım araştırmalar olumlu gelişmedi, bulamadım.
Hatırlayabildiğim kadar, Silifke, Taşucu dolaylarından mahalli bir türkü olması
lazımdı. Aradan çok zaman geçti, yanılmış olmamda mümkün. Onun isteğini yerine
getirememe burukluğunu hiç üzerimden atamadım. Onu ziyaret etmek istediğim ve
ona söz verdiğim halde, hep o köyün türküsünü bulamamam sebebiyle ziyaretimi
erteliyordum. Sonra bir gün aniden karar verdim. Ne olursa olsun, Sevan amcayı
ziyaret edip, Türküsünü bulamadığımı söyleyecektim. Aradan bir yıla yakın bir
zaman geçmişti onu, orada çalıştığımız başka bir Arap arkadaşla görmeye
gittiğimde. Geç kalmıştım, köyünde sorduğumda hemen evini gösterecekler diye
beklerken, (O bana köyüme gelip beni sorarsan herkes tanır beni, küçük çocuklar
dahi evimi gösterirler sana demişti.) küçük bir çocuk yanımıza geldi,
komşusuymuş. Arapça bir şeyler söyledi, ben anlamamıştım. Yanımdaki arkadaş
ayağa katlı. O zaman anladım Sevan amcayı kaybettiğimizi. Sonradan öğrendiğime
göre,1998 yılının baharında kaybetmişiz onu. İçim burkuldu, kanımın çok
ısındığını, başıma vuran sıcaklıktan fark ettim, oturduğum yerde hareketsiz
kalmıştım. Kendimi suçlu gibi hissettim, bir dostumun benden istediği son
arzusunu yerine getirememiştim. O sebeple bu hikayeyi hiç kimseyle paylaşmadım.
Şimdi bu yazıyı birazda onun için yazıyorum. Ona olan vefa borcumu ödemek için.
İyilerin ve iyiliklerin günden güne azaldığı Dünyamızda, Sevan amca gibi adamların var olduğunu bilmek,
hepimize iyi gelecekti. Evet Sevan Amca iyi Ermeniler ve İyi Türkler aramızdalar,
ama niye susup meydanı kötülere, çıkarcılara bırakıyorlar. Bütün kötülüklerin
karşılığı, panzehiri iyiliktir. Evet,
İyi Türkler ve İyi Ermenilerde var dostum. Bilmeyenler varsa da benim bu
yazımla öğrenecekler. Bu Dünyada en az kötülükler kadar iyiliklerinde olduğu
bir gerçek. Tıpkı karanlığın olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde mutlaka
karanlık olduğu gibi.
Ocak 2012
Cemal K. Demir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder