18 Ekim 2015 Pazar

BANA KÖYÜMÜN TÜRKÜSÜNÜ GETİRİRMİSİN

13 Ocak 2012, 15:03

1997 yılı Yaz ayları, ortağı olduğum Şirketin, yurtdışı işlerini takip ediyordum. Beyrut-Lübnan’daki bir proje için bazı evrakların Arapçaya çevrilmesi istenmişti. Oradaki hukuk danışmanımız bize Beyrut yakınlarındaki bir kasabada ikamet eden, Türkçe-Arapça yeminli tercüman bulunduğunu, fakat bu yaşlı tercümanın Ermeni olduğundan ve aramızda sorun çıkabileceği düşüncesiyle pek tavsiye etmediğini söyledi.Şirketimizde çalışan ve bize Arap şirketleriyle bağlantıyı sağlayan arkadaşımıza dönüp, -Sen ne diyorsun der gibi baktım. Anlaşılan onun fikride aynıydı, çünkü ağzından tek kelime çıktı.-Felaket. Hukuk müşavirimize benim gerek memleketimde Türk vatandaşı olan, gerekse yurtdışında tanıyıp ta dostluğunu paylaştığım birçok Ermeni dostum olduğunu söyledim. Bana buradaki durum başka demek istedi, hemen –Tabi, istisnalar kaideyi bozmaz, emin ol. Türklerin can düşmanı olanlarla da karşılaştım. Hakkından gelirim deyip, neredeyse gidip bulalım şu tercümanı diye ısrar ettim. Beni gitmemem konusunda ikna edebilecekleri umudunu kaybeden dostlarım, tercümandan randevu almak zorunda kaldılar. Ve nihayet, Arap arkadaşımla beraber, Beyrut'a 30-40 km mesafede olan kasabaya doğru yola koyulduk. Giderken gerek Hukuk danışmanımızın, gerekse Arap arkadaşın manidar konuşmaları ve telkinleri hakkında düşünüyordum. Doğruyu söylemem gerekirse gardımı almıştım. İşim olsun diye alttan almayacaktım. Ben böyle düşünürken dalmışım, nasıl geldiğimizi anlamadan bahsi geçen kasabada bir eczanenin önünde durduk. Arkadaşıma -Ne o ilaç mı alacaksın! Diye sorduğumda aldığım cevap beni hem şaşırttı hem güldürdü. Meğer bizim evraklar için, yeminli bir Tercüman ararken, her tarafa telefonlar edilmiş. Ermeni tercümanın yerine başka tercüman aranmış, ama bulunamadığı için, bu Ermeni amcaya gelmek mecburiyetinde kalmışız. Başka çare olsa, gelmeyecekmişiz v.s. Arap dostumuz bana bunları anlatırken, dikkatli ol! Bu son şansımız der gibi bir tavır takınması da dikkatimden kaçmamıştı. Tercümana Bir Türkün evraklarına tercümanlık yaparmısın diye sorulduğunda tepki vermesinden korkulduğu için, neredeyse benim Türk olduğumu bile gizlemek istemişler. Onun için bana "ne olur suyuna git" diye ısrarla uyarı yapmaları, bu sebeptenmiş. Uzatmayalım, 70 i Yaşların ortalarında diye söyledikleri, bu ihtiyarı kasabaya 10 km uzaklıktaki köyünden, bu Beldede eczacılık yapan kızının yanına sırf benim için getirmişler. Ben bunları dinlerken biraz nezaketimden biraz da daha neler yaptıklarını öğrenme isteğimden olsa gerek, bayağı sabırlı davrandım ama gazı almıştım. Bütün tepkimi Tercümanla buluştuğumda ortaya koymak için buluşma zamanın gelmesini beklemeye başladım.



( Burada konu dışına çıkıp, dikkatimi çeken bir hususu sizinle paylaşmak istiyorum. Siz Araplarla çalıştınız mı bilmiyorum,ama ben çalıştım. Gazinoda eğlenirken, sanatçıya gül atma, Sanatçı adına sahnede şampanya açtırma ve biraz kırık (afemine) olan sanatçılardan hoşlanma da dahil olmak üzere tüm bu Arabesk saçmalıkları, ayak oyunları bize benziyor. Hayır düzeltiyorum. “Bize Din öğretisi diye yüz yıllardan bu yana yutturulan şeyi, Din öğretisi değil, Arap yaşam tarzı Arap Emperyalizmi olduğuna kendi gözlerimle şahit oluşumdu bu tarz yaşam.” )



Bir yandan da endişeleniyordum, yaşlı aksi bir adamdan evraklara onay almak kolay almayacaktı. Bu ihtiyar kaç yıldır yapmıyor bu işi diye sordum. Bilmediğini söyledi, Daha sonra tanıştığımızda Tercümana aynı soruyu yönelttiğimde bana 60 yaşından bu yana çevirmenlik yapmadığını söyleyecekti. Eczaneden içeri girdiğimizde, çelimsiz 30 u yaşların sonlarında, yüzüne göre hayli iri olan gözleriyle beni süzen bir hanımla karşılaştım. Bakıştık. Yüzündeki ifadenin öfkeli mi yoksa temkinli mi olduğuna karar vermeden, sessizliği bozmak için – Sevan beyle görüşmeye geldik dedim. O benim düşüncemi okumaya çalışır pozisyonunu bozmadan, bana bakmaya devam ederken, ne istediğimizi sordu. Ben tam bizim geliş sebebimizi söylemek üzereyken, gerildiğimi ve sıkıldığımı anlayan, Arap dostum araya girdi. Biraz çekingen, – Onaylanması gereken evraklarımız varda... Dedi. Bu kara kuru diye de tarif edilebilecek kadında Arap kadınlarına has bir gizem vardı. Anlaşılan, yaşadığı memlekete davranış olarak uyum sağlamıştı. Şöyle bir göz süzdükten sonra, iri gözlerini ve başını hafifçe döndürerek, bize yön verir gibi dükkânın üstündeki ara katı işaret etti. Çok kısa ve ilgisiz, -Yukarıda, sizi bekliyor. Dedi. Dediği tarafa yöneldik, bizi kümes tüneklerine benzeyen basit dayama dediğimiz cinsten ama , yukarı çıkmanın tek araç’ı olan bir merdivene doğru yönlendirdi. Merdivenin üst bölümünün dayandığı o daracık delikten yukarı nasıl süzülebilmiştim bu gün bile anlayabilmiş değilim. Zifiri karanlığa el yordamıyla girebilmiştim. Olduğum yerde kıpırdamadan durup, biraz soluklandım, aslında gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim, başka türlü bir şeyleri görüp, seçebilmem mümkün değildi.



… Ve nihayet! Ufak tefek ama çok şirin, seviml, cana yakın bir ihtiyar amca. Karşılıklı olarak tanışıyoruz, adı Sevan, kanım ısındı bu Sevan amcaya. Hayatında hiç görmediği bir kimseye, yani bana nasıl sarılıyordu anlatamam. Kilosundan dolayı o dar merdivenden yukarı çıkamayan o önyargılı, Arap arkadaşımın bu sahneyi görmesini inanın çok isterdim. Ben hemen, tercüman amcaya ne için geldiğimi söyleyecek oldum. Beni dinleyecek hali yoktu. -Ver kâğıtları. Dedi. Kâğıtları verdim, zaten tercüme edilmiş bir tek yeminli tasdiki gerekiyordu. Benim için çok önemli. İyi ki sizi buldum diyemeden, birkaç dakika içinde, kontrole bile gerek duymadan, kâğıtlar dediği evraklarıma Apostil mührü basılmıştı bile. Kâğıtlar onun için bir değer ifade etmiyordu. Onun için hayatında ilk defa gördüğü ama memleketinden gelen bu yabancı çok önemliydi.



Konuşmamızı geciktiren şu lüzumsuz engelleri bir an evvel kaldırmak ister gibiydi. Yıllardır hasretini çektiği, gurbetten dönen oğluyla hasret giderebilsin diye telaş içinde heyecanını bastıramayan bir baba gibi sabırsızdı. Zaman azdı. Oysa onun yıllarca beklediği eski hemşerisine söyleyeceği çok şeyi vardı. Elini kolumun üstüne koyarak, anlatmaya başladı. Eskilere, Mersin yakınlarında, çocukluğunun geçtiği bir köye götürdü beni. Sanki yıllarca söyleyemediği bir sırrını ifşa ediyor, bunu başkasının duymasını istemiyor gibi kuşkulu, boynunu hafif kısarak, arada bir etrafına bakınıyordu. Tahmin ettiğiniz gibi konuşmamız çoğunlukla monolog şeklinde devam ediyor, ihtiyar Sevan amca bana sorduğu sorulara cevap almadan anlatmaya devam ediyordu. Beni tanıyanlar bilirler. Söz konuşma olunca kimseye o hakkı vermeden devamlı, konuşmak isteyen, benim gibi lafazan bir adamın düştüğü durumu anlamışsınızdır umarım. Tehciri anlattı 1916 yılının ilk aylarında toparlanmaları söylendiğinde henüz altı (6) yaşında bir çocuk olduğunu, fakat aile büyüklerinden olaylar hakkında çok şey duyduğunu, çok sıkıntı çektiklerini ve buna benzer yakarışlarını, anlattı durdu. Ancak oturduğumda başımın tavana değmediği, bu ara katta oturacak bir tabure bile yoktu. O sebeple orada üst üste konmuş karton kutuların üstüne tünemiştik. İçeriyi aydınlatacak bir lamba yoktu herhalde yakmadılar, (Yangın çıkma ihtimaline karşı bir önlemde olabilir.) pencere kısmına yığılan kutuların oluşturduğu duvar, ışığı almamıza engel oluyordu. Ayaklarım uyuşmuştu, ayağa kalkamıyordum çünkü başım tavana vuruyordu. N e gariptir, bütün bu sıkıntılara rağmen, İhtiyarı dikkatle dinlemekten de kendimi alamıyordum. Tabi, ne kadar sıkıntımı belli etmemeye çalışsam da ara sıra ıkınıp sıkılmamdan, gitmek istediğimi sanıyor ve hemen konuyu değiştirerek, bana daha ilginç gelebilecek başka mevzulara girip, beni oyalıyordu. Bu daracık yerde birbirimize çok yakın oturmak zorunda kaldığımızdan, bu loş-karanlıkta gözlerinde göremediğim ağlayışını. körük gibi inip kalkan göğsünün çıkardığı hırıltılardan anlıyordum. Önceleri sessizce başlayan ağlaması daha sonra hıçkırığa dönüştüğünde, bunun ihtiyarlıktan kaynaklanan duygusallık olmadığını anladım. Senelerdir görüşmediği kızına beni görmek için geldiğini anlatırken samimiydi. Çünkü ben onun için kaybettiği memleketi, kaybettiği benliğiydim.Yıllar sonra dinen hasreti, ağlama duvarıydım. Hayatıyla yüzleşmesiydim. Ermeni diasporasına (Kopuntusuna) bu yüzden çok kızıyor, aramızda hiç mi akıllı adam yoktu. Türkiye’yi, yurdumuzu yok etmeye çalışan yedi düvel milletlerine nasıl kandık. Memleketimize karşı silahı elimize alıp nasıl düşman yanında saf tuttuk. Diye hayıflanıyordu. Bu sahne bana çok dokunmuştu, hemen onu teselli etmek için. Aradan çok zaman geçti diyecek oldum. Fena olan da o ya! Dedi. Ben çok uzun zamandır bu acıyı çekiyorum. Keşke çok önceleri göçüp gitseydim de bu acıyı bu pişmanlığı, böyle uzun süre yaşamasaydım. İhtiyar tercümanın Türkçesi çok azdı ama biraz eskide kalmış, şimdi pek kullanılmayan eski Türkçe kelimelerle derdini çok güzel anlatıyor, her cümlesinin ardından anlayıp anlamadığımı ısrarla soruyordu.



Eczacı kızıyla da arasının damadı yüzünden açık, yaşının da 87 olduğunu o konuşmada öğrendiğim. O merdiveni bu yaşında nasıl çıktığını görmemiştim. Ben onunla ara katta vedalaşıp indiğim için, inişine de şahit olmadım. Ama yüzündeki o kararlı ifadeyi, uzun yıllar yapmak istediği bir şeyi yapmak istemesindeki iradeyi gördüm. Bu sevimli yaşlı Sevan amcanın bana ağlayarak, söyledikleri aynen bu yazımı yazmama sebep olan Koçaznuni'nin İtiraflarından çıkarıp hikayemin bu kısmına noktasını bile değiştirmeden koyduğum alıntı paragrafların benzerliğini sizinde görmenizi istedim.



Koçaznuni'nin İtiraflarından alıntı;.



Olayların sebebi biziz. "Kötü kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve Taşnaksutyun partisi de bundan kaçamamıştır. (...) sanki uzak görüşlü olmamamız bir kahramanlıktı çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler, Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı, atlattı ve ihanet etti, oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için yapıldığına inandırılmıştık. "



Türklerin milli mücadelesi haklıydı "1918 yılında emperyalistlere karşı savaşlarında bozguna uğrayan Türkler, dinlenerek iki yıl içerisinde yeniden canlandılar. Yeni genç ve yurtsever duygularla hareket eden bir nesil ortaya çıkarak, Anadolu'da kendi ordusunu yeniden organize etmeye başlamıştı. Türkiye'de milli bilinç ve kendisini savunma içgüdüsü uyanmıştı. Onlar Küçük Asya'da istikballerini hiç olmazsa bir şekilde temin edebilmek için Sevr Anlaşması'na askeri güçle karşı koymak zorundaydılar"







Söylediklerinde samimi olduğu memleketine duyduğu hasreti, çocukluğu ve yurdundan koparılışı. Biz hak ettik, bize az bile yaptılar deyip, sanki suçlu o zamanlar, 6-7 yaşında bir çocuk olan kendisiymiş gibi... Özür dileyen, onurlu bir adam Sevan amca. Sanki ben halkımı temsil eden bir sorumlu kişi, ona hesap soruyormuşum o da bana durumdan duyduğu üzüntüyü af dileyerek anlatır gibiydi. Sevan amcadan utandım, tarihi yalanlarla saptıranlardan utandım.*2 Benden çocukluğunda yaşadığı Mersin dolaylarında o günlerde söylenen bir türküyü bulup göndermemi istedi. “-Bana Köyümün türküsünü getirir misin?” diye sordu içtenlikle ve bir şey istemenin mahcubiyetiyle. Birde sık tekrarladığı önemli bir isteği vardı. Ne olur, her Ermeniyi hain görmeyin. Aralarında bu duruma üzülenler, memleketlerine ihanet edip atıldıklarını düşünenler, yeni nesillere Türklerin adil olduğunu anlatanlar çok. Buna inanın. Bizim Türkiye’den kaçmamıza yardımcı olanlar komşularımızdı, Türk aileleriydi, diyerek o zor günlerde Türklerden gerek yiyecek gerekse lojistik çok yardım gördüklerini üstüne basarak anlatıyordu.



Bu sevimli dostumun istediği Türküyü gerek tanıdığım sanatçılar vasıtası ile sordurduğum, TRT arşivinden gerekse o yörenin sanatçılarına sorarak yaptığım araştırmalar olumlu gelişmedi, bulamadım. Hatırlayabildiğim kadar, Silifke, Taşucu dolaylarından mahalli bir türkü olması lazımdı. Aradan çok zaman geçti, yanılmış olmamda mümkün. Onun isteğini yerine getirememe burukluğunu hiç üzerimden atamadım. Onu ziyaret etmek istediğim ve ona söz verdiğim halde, hep o köyün türküsünü bulamamam sebebiyle ziyaretimi erteliyordum. Sonra bir gün aniden karar verdim. Ne olursa olsun, Sevan amcayı ziyaret edip, Türküsünü bulamadığımı söyleyecektim. Aradan bir yıla yakın bir zaman geçmişti onu, orada çalıştığımız başka bir Arap arkadaşla görmeye gittiğimde. Geç kalmıştım, köyünde sorduğumda hemen evini gösterecekler diye beklerken, (O bana köyüme gelip beni sorarsan herkes tanır beni, küçük çocuklar dahi evimi gösterirler sana demişti.) küçük bir çocuk yanımıza geldi, komşusuymuş. Arapça bir şeyler söyledi, ben anlamamıştım. Yanımdaki arkadaş ayağa katlı. O zaman anladım Sevan amcayı kaybettiğimizi. Sonradan öğrendiğime göre,1998 yılının baharında kaybetmişiz onu. İçim burkuldu, kanımın çok ısındığını, başıma vuran sıcaklıktan fark ettim, oturduğum yerde hareketsiz kalmıştım. Kendimi suçlu gibi hissettim, bir dostumun benden istediği son arzusunu yerine getirememiştim. O sebeple bu hikayeyi hiç kimseyle paylaşmadım. Şimdi bu yazıyı birazda onun için yazıyorum. Ona olan vefa borcumu ödemek için. İyilerin ve iyiliklerin günden güne azaldığı Dünyamızda, Sevan  amca gibi adamların var olduğunu bilmek, hepimize iyi gelecekti. Evet  Sevan  Amca iyi Ermeniler ve İyi Türkler aramızdalar, ama niye susup meydanı kötülere, çıkarcılara bırakıyorlar. Bütün kötülüklerin karşılığı, panzehiri  iyiliktir. Evet, İyi Türkler ve İyi Ermenilerde var dostum. Bilmeyenler varsa da benim bu yazımla öğrenecekler. Bu Dünyada en az kötülükler kadar iyiliklerinde olduğu bir gerçek. Tıpkı karanlığın olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde mutlaka karanlık olduğu gibi.



Ocak 2012



Cemal K. Demir

Hiç yorum yok: