Bu günlerde haddinden fazla hikâye üretildiği için, hikâye enflasyonu var, her kesim hikâye yazma yarışına girmiş durumda. Bakalım kimin hikâyesi daha gerçekçi. Kurgulayanlarınki mi, gerçeği yaşayanlarınki mi. Hikâyeyi yaşayanlarla kurgulayanlar kapışmış durumda, bu kaotik durum hikâyelere olan inancını yok ediyor insanın. Hırsızın çaldığı minareye kılıf uydurması gibi, gerçeğe aykırı bir duruma aldırmadan yazıyor ha yazıyor hikâye ilizyonistleri. Arzı biraz fazla olunca da hik
Bu günlerde haddinden fazla hikâye üretildiği için, hikâye enflasyonu var, her kesim hikâye yazma yarışına girmiş durumda. Bakalım kimin hikâyesi daha gerçekçi. Kurgulayanlarınki mi, gerçeği yaşayanlarınki mi. Hikâyeyi yaşayanlarla kurgulayanlar kapışmış durumda, bu kaotik durum hikâyelere olan inancını yok ediyor insanın. Hırsızın çaldığı minareye kılıf uydurması gibi, gerçeğe aykırı bir duruma aldırmadan yazıyor ha yazıyor hikâye ilizyonistleri. Arzı biraz fazla olunca da hikâyelerin gerçekliğine güven azalıyor ama aldıran yok.
Ben hikâyelerin gerçek olması gerektiğine inananlardanım ama illaki kurgu yapılacaksa da içinde muhakkak gerçeklikle çelişkiye yol açacak verilerin olmaması gerekir. Gerçek olmayan hikâyelere argo lisanında bile masal denir. Masal dinleme yaşını geçmiş, aklı kendi fikir oluşturabilecek düzeyde gelişmiş, eğitim almış, en az orta halli bir sosyal bir çevrede yetişmiş bir insansanız, bu masalların ne kadar sıkıcı olduğunu tahmin edersiniz.
Gelin bu gün size iki tür hikâyenin oluşumunu ve iki tip hikâyenin arasındaki farkı örnek hikâyelerle anlatmaya çalışayım.
HİKÂYE 1 (KURGU);
Bildiğiniz gibi, halkımızın geniş kesiminin ilgi odağı olan görsel medyada ipe sapa gelmez dizilerden sonra bazı kesimlerin tutkusu halini alan, açık oturumlar yapılır. Bir biri ardına çok önem arz edilerek, Flaş haber, skandal gibi ifadelerle lanse edilen bu “ Açık oturum” programları çoğunlukla “Kurgulanmış hikâyeler” sınıfına girer. İnandırıcılığı olmayan böyle hikâyelerin, beyni kendilerine ait kesimlerden de ilgi örmesi, onları da alıcı saflarına katabilmek için, bu tip hikâyelerden önce büyük yaygara koparılıp ilgi hikâyenin odağı oluşturmasını reklamlarla sağlama ihtiyacı duyulur. Tabi bu reklamların hikâyenin özü gibi abartılı yapılması elzemdir.
Hikâyede konu genellikle günceldir ve tarafgillerin yapmış olduğu her yanlışa takılacak kulp’un ne kadar yerinde bir şey olduğunun ispatı için gösterilen çabadır. Hikâye de diyalog azdır, daha ziyade monolog söylevlerden oluşan bir hikâyedir. Başka bir konusu da bu tip hikâyelerin övgüdür. Üstat, Bey Efendi, Değerli büyüğümüz ve Sayın… Diye başlayıp, o zatı muhteremin ne menem bir acur olduğunun anlaşılmaması için, düzülen ve arkası kesilmeden saatlerce devam eden methiyeler şeklindedir.
Daha çok “ Açık oturum” düzeninde ve her kesim vatandaşın malumu olduğu üzere, *1 yandaş ve *2 sallabaş objelerin ortamda bulundurulmaları şarttır, hatta olmazsa olmazıdır. Çünkü izleyicinin ilgisini çekecek aksesuarlar olmadığında, programın henüz ilk çeyreğine gelinmemişken sıkılan izleyicinin Programı zağlayıp başka programa kaçmasından korkulur.
Bu objelere, her ne kadar usta maharetiyle âdemoğlu görüntüsü verilmiş olsa da nihayetinde insan yapısı oldukları için, kendi dilleriyle konuşamaz, kendi hislerini gösteremez ve kendi özgür iradeleriyle bir şey yapamazlar. Onları nereye yerleştirirseniz orada öylece kalırlar. Peki, bu objelerin hiç mi işlevi yoktur? Olmaz olur mu hiç, mesela içlerine yerleştirilmiş bir teyp düzeneği sayesinde sorulan sorulara cevap verebilir hatta kendi fikirleriymiş hissini uyandıran bazı ifadelerde kullanabilirler.
Ne var ki, bu durumu bilen program yapımcısının durumu idare etmesi, konuğuna ne zaman hangi soruyu yönelteceğini, çok iyi bir zamanlamayla ayarlaması gerekmektedir.
Zamanlama iyi yapılmadığı veya içine montaj landı sanılan teyp banının yerine başka bir münafık bandının çalışmaya başlaması, programcı için felaket olur. Bu durumla karşı karşıya kalan, program yapımcısı bırakın elini, oturak yerini bile koyacak yer bulamaz.
Olur ya! Bazen bu objelere hazırlanan metinlerin üzerine kayıt edildiği bantlar sarar veya yanlış bant devreye girer de obje saçmalamaya başlarsa hemen devreye reklamlar sokulur. Tabi bu durumda rahatsızlık gösteren obje hasta kabul edilerek ikna odalarında önce ikna rehabilitasyonuna tabi tutulur. Yok, yine de kurtarmanın imkânı yoksa her tarafı karalara bulanıp herkesin taşlayabileceği bir yere konur.
Kısacası bu hikâyelerin içeriği de sunumu da “Sahibinin Sesi” markalı olmalıdır. Sahibinin sesi markası taşımayan hiçbir hikâye sunuma çıkamaz. Bazı yardakçılar yardakçılığın tabi yapısının gereği, sürpriz yapıp kendi kurguladıkları bir hikâyeyi sunuma soktukları takdir de aforoza uğrar ve bir daha ömür boyu program yasağına tabi tutulurlar.
HİKÂYE 2 ( GERÇEK)
Bizim benimle yaşıt Karayaka cinsi, çok iri yapılı bir köpeğimiz vardı. 1949 Doğumlu olan bu köpeğin adı “DUMAN” ı beraber büyüdüğümüz için ben Duman’ın küçüklüğünü hatırlayamıyorum. Duman öyle güçlü bir yaratıktı ki, sürülere dadanan kurları boğduğunu kurt’a saldırışına şahit olan çobanımızdan duymuştum. Duman oynaşı hiç sevmezdi siz ona yakınlık gösterdiğinizde size çok kısa, şöyle bir bakar sonra kafasını çevirip giderdi. Her köpek yal verilirken yaltaklanır, kuyruk sallar fakat Duman yaltaklanmaz, yal kabının başında beklemez ve yal varken kimse o gözden kaybolmadan gidip te o yalı yemezdi. Onun yal kabına konan yiyeceğine ise hiçbir köpek dokunamazdı. Hiçbir köpek diyorum bizde o zamanlar en az 5-6 köpek vardı ve hepsi şeceresi iyi, cins köpeklerdi. Ama Duman asil, karakteri düzdün, onurlu ve dominant bir köpekti.
Bir gün Duman’ın kaybolduğunu söylediler, her bir tarafı aradık ama bulamadık fakat her akşamüstü atlarımızı sulamak için, bahçemize sınır olan azmağa gittiğimde Duman’ı yarı beline kadar azmaktaki çamura sokmuş, baş ve ön ayaklarını, yine bahçemizdeki Asırlık telli kavak ağacının yanına uzatmış vaziyette görünce telaşa kapıldım. Hemen attan inip yanına gittim, bana, “Bana dokunma” der gibi baktı, sonra ağzını açıp dilini oynattı. İnanamadım, gururundan yal kabı başında beklemeyen Duman benden su veya yiyecek istiyordu. Fakat bunu kendine has bir tavırla yalakalık yapmadan, işaretle bana anlatmaya çalışıyordu. “ Ben hastayım ve yerimden kıpırdamamam gerekir, benim yemeğimi ve suyumu buraya getirirseniz minnettar kalırım.” Hay, hay Duman dedim içimden bu asil yaratığa, hemen evdekilere haber verip durumu anlattım. Ona orada tam 14 gün o vaziyette baktık. Duman Bel felci denen Köpek hastalığından kurtuldu. Hastalandığı zaman benim yaşıma eşit, 14 yaşındaydı. Daha sonra 3 yıl daha yaşadı ve ölüm zamanı geldiğinde evden uzak bir yere gidip kaçınılmaz sonunu orada bekledi.
8-9 yaşlarımdayım, akşam hava kararmak üzere bir tarla dönüşünde tüm köyün köpeklerinin koro gibi havladığını duyunca babama, - Amca bu köpekler neye havlıyorlar böyle hiç susmadan! Diye sordum.
Babam, - Yok bir şey oğlum, bak şu yakınımızdaki ağılın baş köpeği havladı mı onun köydeki tüm ava nesi havlamaya başlar dedi ve ekledi. –Ne zaman o yaşlı boz köpek havlamasını keserse, diğerleri de havlamayı bırakır dedi.
Ben bu cevaba pek tatmin olmamıştım çünkü bizi karşılamaya gelen Duman, arabamızın yanı başında hiç havlamadan, dost gözlerle bakarak ama kuyruk sallamada da sizi tanıdım anlamından öteye gitmeyen sınırlamayla, yanımızda yürüyordu.
Babama tekrar sordum. Amca… Peki, Duman neden diğer köpekler gibi havlamaya katılmıyor.
Babamın cevabı kısa ve netti. - Duman karakterli köpektir oğlum.
Demek bu köpek mevzunda tüm havlayanların karakteri zayıfmış diye geçirdim içimden.
Cemal K. Demir.
11.05.2012
.
*1 Yandaş : Daima yanında olan, yakın olan, yoldaşlık eden.
*2 Sallabaş : Başını sallayan, İstem dışı kontrol edilemeyen kas hareketi.
Ben hikâyelerin gerçek olması gerektiğine inananlardanım ama illaki kurgu yapılacaksa da içinde muhakkak gerçeklikle çelişkiye yol açacak verilerin olmaması gerekir. Gerçek olmayan hikâyelere argo lisanında bile masal denir. Masal dinleme yaşını geçmiş, aklı kendi fikir oluşturabilecek düzeyde gelişmiş, eğitim almış, en az orta halli bir sosyal bir çevrede yetişmiş bir insansanız, bu masalların ne kadar sıkıcı olduğunu tahmin edersiniz.
Gelin bu gün size iki tür hikâyenin oluşumunu ve iki tip hikâyenin arasındaki farkı örnek hikâyelerle anlatmaya çalışayım.
HİKÂYE 1 (KURGU);
Bildiğiniz gibi, halkımızın geniş kesiminin ilgi odağı olan görsel medyada ipe sapa gelmez dizilerden sonra bazı kesimlerin tutkusu halini alan, açık oturumlar yapılır. Bir biri ardına çok önem arz edilerek, Flaş haber, skandal gibi ifadelerle lanse edilen bu “ Açık oturum” programları çoğunlukla “Kurgulanmış hikâyeler” sınıfına girer. İnandırıcılığı olmayan böyle hikâyelerin, beyni kendilerine ait kesimlerden de ilgi örmesi, onları da alıcı saflarına katabilmek için, bu tip hikâyelerden önce büyük yaygara koparılıp ilgi hikâyenin odağı oluşturmasını reklamlarla sağlama ihtiyacı duyulur. Tabi bu reklamların hikâyenin özü gibi abartılı yapılması elzemdir.
Hikâyede konu genellikle günceldir ve tarafgillerin yapmış olduğu her yanlışa takılacak kulp’un ne kadar yerinde bir şey olduğunun ispatı için gösterilen çabadır. Hikâye de diyalog azdır, daha ziyade monolog söylevlerden oluşan bir hikâyedir. Başka bir konusu da bu tip hikâyelerin övgüdür. Üstat, Bey Efendi, Değerli büyüğümüz ve Sayın… Diye başlayıp, o zatı muhteremin ne menem bir acur olduğunun anlaşılmaması için, düzülen ve arkası kesilmeden saatlerce devam eden methiyeler şeklindedir.
Daha çok “ Açık oturum” düzeninde ve her kesim vatandaşın malumu olduğu üzere, *1 yandaş ve *2 sallabaş objelerin ortamda bulundurulmaları şarttır, hatta olmazsa olmazıdır. Çünkü izleyicinin ilgisini çekecek aksesuarlar olmadığında, programın henüz ilk çeyreğine gelinmemişken sıkılan izleyicinin Programı zağlayıp başka programa kaçmasından korkulur.
Bu objelere, her ne kadar usta maharetiyle âdemoğlu görüntüsü verilmiş olsa da nihayetinde insan yapısı oldukları için, kendi dilleriyle konuşamaz, kendi hislerini gösteremez ve kendi özgür iradeleriyle bir şey yapamazlar. Onları nereye yerleştirirseniz orada öylece kalırlar. Peki, bu objelerin hiç mi işlevi yoktur? Olmaz olur mu hiç, mesela içlerine yerleştirilmiş bir teyp düzeneği sayesinde sorulan sorulara cevap verebilir hatta kendi fikirleriymiş hissini uyandıran bazı ifadelerde kullanabilirler.
Ne var ki, bu durumu bilen program yapımcısının durumu idare etmesi, konuğuna ne zaman hangi soruyu yönelteceğini, çok iyi bir zamanlamayla ayarlaması gerekmektedir.
Zamanlama iyi yapılmadığı veya içine montaj landı sanılan teyp banının yerine başka bir münafık bandının çalışmaya başlaması, programcı için felaket olur. Bu durumla karşı karşıya kalan, program yapımcısı bırakın elini, oturak yerini bile koyacak yer bulamaz.
Olur ya! Bazen bu objelere hazırlanan metinlerin üzerine kayıt edildiği bantlar sarar veya yanlış bant devreye girer de obje saçmalamaya başlarsa hemen devreye reklamlar sokulur. Tabi bu durumda rahatsızlık gösteren obje hasta kabul edilerek ikna odalarında önce ikna rehabilitasyonuna tabi tutulur. Yok, yine de kurtarmanın imkânı yoksa her tarafı karalara bulanıp herkesin taşlayabileceği bir yere konur.
Kısacası bu hikâyelerin içeriği de sunumu da “Sahibinin Sesi” markalı olmalıdır. Sahibinin sesi markası taşımayan hiçbir hikâye sunuma çıkamaz. Bazı yardakçılar yardakçılığın tabi yapısının gereği, sürpriz yapıp kendi kurguladıkları bir hikâyeyi sunuma soktukları takdir de aforoza uğrar ve bir daha ömür boyu program yasağına tabi tutulurlar.
HİKÂYE 2 ( GERÇEK)
Bizim benimle yaşıt Karayaka cinsi, çok iri yapılı bir köpeğimiz vardı. 1949 Doğumlu olan bu köpeğin adı “DUMAN” ı beraber büyüdüğümüz için ben Duman’ın küçüklüğünü hatırlayamıyorum. Duman öyle güçlü bir yaratıktı ki, sürülere dadanan kurları boğduğunu kurt’a saldırışına şahit olan çobanımızdan duymuştum. Duman oynaşı hiç sevmezdi siz ona yakınlık gösterdiğinizde size çok kısa, şöyle bir bakar sonra kafasını çevirip giderdi. Her köpek yal verilirken yaltaklanır, kuyruk sallar fakat Duman yaltaklanmaz, yal kabının başında beklemez ve yal varken kimse o gözden kaybolmadan gidip te o yalı yemezdi. Onun yal kabına konan yiyeceğine ise hiçbir köpek dokunamazdı. Hiçbir köpek diyorum bizde o zamanlar en az 5-6 köpek vardı ve hepsi şeceresi iyi, cins köpeklerdi. Ama Duman asil, karakteri düzdün, onurlu ve dominant bir köpekti.
Bir gün Duman’ın kaybolduğunu söylediler, her bir tarafı aradık ama bulamadık fakat her akşamüstü atlarımızı sulamak için, bahçemize sınır olan azmağa gittiğimde Duman’ı yarı beline kadar azmaktaki çamura sokmuş, baş ve ön ayaklarını, yine bahçemizdeki Asırlık telli kavak ağacının yanına uzatmış vaziyette görünce telaşa kapıldım. Hemen attan inip yanına gittim, bana, “Bana dokunma” der gibi baktı, sonra ağzını açıp dilini oynattı. İnanamadım, gururundan yal kabı başında beklemeyen Duman benden su veya yiyecek istiyordu. Fakat bunu kendine has bir tavırla yalakalık yapmadan, işaretle bana anlatmaya çalışıyordu. “ Ben hastayım ve yerimden kıpırdamamam gerekir, benim yemeğimi ve suyumu buraya getirirseniz minnettar kalırım.” Hay, hay Duman dedim içimden bu asil yaratığa, hemen evdekilere haber verip durumu anlattım. Ona orada tam 14 gün o vaziyette baktık. Duman Bel felci denen Köpek hastalığından kurtuldu. Hastalandığı zaman benim yaşıma eşit, 14 yaşındaydı. Daha sonra 3 yıl daha yaşadı ve ölüm zamanı geldiğinde evden uzak bir yere gidip kaçınılmaz sonunu orada bekledi.
8-9 yaşlarımdayım, akşam hava kararmak üzere bir tarla dönüşünde tüm köyün köpeklerinin koro gibi havladığını duyunca babama, - Amca bu köpekler neye havlıyorlar böyle hiç susmadan! Diye sordum.
Babam, - Yok bir şey oğlum, bak şu yakınımızdaki ağılın baş köpeği havladı mı onun köydeki tüm ava nesi havlamaya başlar dedi ve ekledi. –Ne zaman o yaşlı boz köpek havlamasını keserse, diğerleri de havlamayı bırakır dedi.
Ben bu cevaba pek tatmin olmamıştım çünkü bizi karşılamaya gelen Duman, arabamızın yanı başında hiç havlamadan, dost gözlerle bakarak ama kuyruk sallamada da sizi tanıdım anlamından öteye gitmeyen sınırlamayla, yanımızda yürüyordu.
Babama tekrar ve netti. - Duman karakterli köpektir oğlum.
Demek bu köpek msordum. Amca… Peki, Duman neden diğer köpekler gibi havlamaya katılmıyor.
Babamın cevabı kısa evzunda tüm havlayanların karakteri zayıfmış diye geçirdim içimden.
Cemal K. Demir.11.05.2012
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder