3 Mayıs 2012 Perşembe

“HAYDAR AZMAĞI” Köyümüze yıllarca hayat veren bir deredir o…

BİR ARA MUCİT OLMAYA NİYETLENDİM
“HAYDAR AZMAĞI” Köyümüze yıllarca hayat veren bir deredir o…İsmi, yöre ağzıyla “Haydar azmağı” diye telaffuz edilir.  Köyün batısında güneyden kuzeye doğru bazen taşıp etrafını yıkarak, bazen sakin, sakin kıvrılarak süzülür kuzeye doğru. Aktığı yer ova ortasındaki “Manyas Gölü” olduğu için evine varmadan önce 8-10 km boyunca dingin akar. Yuvasına yaklaştıkça görevini yerine getirmenin gururunu taşır gibi süzüldükçe süzülür bizim “Hayda Azmağımız. Alman gurbetçisi gibi nazlanır evine yaklaştıkça, ama hasretini çektiği yuvası Manyas gölüne vardığında, tüm yorgunluğunun ağırlığı ile bırakıverir kendini onun şefkatli kollarına. Bizim oraların her şeyidir, olmazsa olmazıdır bu dere, onun kızdığında azıp taşkınlık yapıp etrafını yıkacak kadar öfkelenmesine katlanmıştır bizden önceki kuşak. Dereyi bize Anlatırken,  olayı tekrar yaşar gibi korkuyla birbirlerine bakardı büyüklerimiz. Öyle ki,  kış aylarında etrafında ne varsa önüne katıp veya üzerine binen tonlarca ağır tomrukları istediği yerlere serpiştirerek yol alışını coşkuyla anlatıp dururlardı. Derenin taşması ve etrafı sel basması hep kış aylarına rastlar, Yaz aylarına kadar köylüyü evine mahkûm ederdi diye sabırlarının sınırsız ve kaderci olduklarını gizlemeden mevzuu ballandırarak uzatırlardı. Niye bir şey yapmadınız, set, barikat gibi şeyler diye sorduğumda mevzu tamamen değiştirilir ve bu sefer derenin lirik yanı anlatılmaya başlanırdı. Dere haklıydı, yağışlar boldu, bu kadar yükü kaldıramayan dere ondan kurtulmak için debelenir dururdu. Ama baharın geldiğinin müjdesine bize ilk veren o dereydi, yazın sığ sularında balık sürülerini kovaladığımız, içinde buğdayımızı yıkadığımız, kendimizin de yıkandığı ve yüzmeyi öğrendiğimiz, biraz önce size anlattığımız aynı dere.
Bütün bu anlatılanlar aklımdan geçerken,  bu uysal kısrak değil sanki köprünün altından tembel akan bu derecik mi diye geçiriyorum aklımdan. Derecik diyorum çünkü daha iki hafta önce geldiğimde, birinci set hizasında korkutucu bir hızla köprünün beton ayaklarını çarptığında acayip sesler çıkararak akan bu dere gitmiş yerine, uysal, içinde kâğıttan gemiciklerimizi yüzdürdüğümüz derecik gelmiş kıvrılarak ve acelesi olmadan akıp giden.
Kafamda henüz oluşmaya başlamış bir projeyle dereyi inceliyorum, yavaş akması benim projemi olumsuz etkileyeceğinden biraz hayal kırıklığı ile Bakıyorum aşağıda akan dereye.
Dere üzerine kurulan tahta köprü üzerinde duruyorum, köprünün bir güney yönüne derenin geliş istikametine, bir kuzey yönüne gidiş istikametine gidip, dere içinde gözümle işaretlediğim söğüt yapraklarından derenin akış süratini hesaplamaya çalışıyorum.
 Yıl 1961-62 ders yılı, Manyas ortaokulunda fizik öğretmenimiz İsmail Balı’nın anlattığı konu aklımdan bir türlü çıkmıyor.  Dereler önüne baraj kurup sular büyük havzalarda toplanıyor ve sonra belli bir basınçla salınarak, suyun itme gücünü hareket enerjisine çeviriyor, hareket enerjisini de elektrik enerjisine.  Aklımdan neler geçiyor neler. Önce derenin birkaç yüz metre yukarısındaki içinde yüzmekten zevk aldığımız dönemeci düşünüyorum. Derenin her kesiminde aynı yavaşlıkta akmayacağı düşüncesiyle biraz kendimi avutuyorum. Dönemeç, orada bu su delirirdi diyerek dönemece yöneliyorum.  Orada, kuvvetle duvara çarpan suyun nasıl köpüklenerek döndüğünü ve bu enerjinin elektrik enerjisine dönüştürmek için masrafsız tek alternatif olabileceği fikri bana her şeyi unutturuyor ve kendimi bir anda dönemecin başında, suyun akışını inceler buluyorum.
Okulların tatil olmasına birkaç hafta kalmış, ben de Ortaokula gittiğim Manyas’tan her hafta sonu tatili için köye geliyorum. Manyas Bandırma arası çalışan Otobüs beni Haydar beklemesine kadar getiriyor, oradan tabana kuvvet 2 Km mesafeyi yaya olarak kat edip, güzel köyüme ulaşıyorum.
O zamanlar köyde Oğuz Abinin eski bir Landrover Cipi Manyas köy arası çalışıyor ama Bir tarafının bozulup ta takılacak parçanın gelmesi ne kadar olan zamanda cip yatıyor. 
Bahar güneşi tepemde iyice kızmış, ben henüz eve gitmemiş, bir elimde okul çantası, diğer elimde sıcaktan çıkardığım ceketim ve zabıta memurlarının taktığı okul şapkası dönemecin başında mühendislik harikaları yaratarak, önce köyümüzün kalkınmasına ardından yurdumuz ekonomisine büyük katkılar sağlayabileceğim için mutluluktan uçuyorum.
Aslında köyümüzün ovasını her yıl az başlarına kadar su içinde bırakan bu derenin yatağından taşmaması için, 1950 başlarında bir su tutma barajı yapıldığını biliyorum. Ama o barajın suyu bölmek için yapılmasına rağmen, çok pahalıya mal olduğunu ve köyümüz için devletin tekrar, elektrik üretilmesi ne yönelik, yeni bir baraja para harcamayacağı fikri beni kestirme yollara itmişti.
O yıllarda galiba 1962 yılı olacak Manyasın Hacı Osman Köyü ile Necip köy arasında delicesine akan, bizim Haydar azmağından çok daha büyük olan “Koca Çay” barajına başlandığını ve orada Hydo elektrik santralı kurulacağını öğrendikten sonra. Köyümüzün görüp göreceği son yatırımın bizim Havuz dediğimiz bu mini baraj olduğuydu. Bizim Barajı koruması ve kontrol etmesi için devlet maaşla bizim köyden birini görevlendirmişti. Zekeriya amca, Zekeriya Berk, İ. Hakkı Berk ve Merhum Sait Berkin Babaları. Zekeriya amca, bilhassa yağışın bol olduğu kış aylarında her gün atına biner şöyle bir barajı dolaşır, suyun debisini ve yüksekliğini kontrol eder, etrafta yıkılan, hasar gören bir yer varsa Devlet Su işlerine rapor ederdi. Dere yatağının her iki tarafına söğüt ağaçları dikmişlerdi,  suyun toprağı aşındırmasını önlemek için. Daha sonraki yıllarda bu ağaçların diplerinde saklanan balıkları alacağız diye çok su yılanı yakaladık o yerlerde. Bu işin uzmanı köyümüzün Mimar Sinan’ı Tuncay Alkıştı. 
Evet, kafama koymuştum, suyun akışıyla  çalışacak ve hiçbir masrafı olamadan,  elektrik üreten bir dinamo kurmalıydım.  Bu düşüncelerle eve geldim. Ama bana lüzumsuz birkaç iş buyuracakları için, Okul çantamı ve şapkamı bırakıp, annemin nereye gidiyorsun demesine aldırmadan, köyümüzün değirmenine gittim. Burada bir nokta koyup, değirmeni ve köy deremizi, azmağımızı biraz anlatmak istiyorum.
Değirmen yine Haydar Azmağının barajla bölünerek köyümüze yönlendirilen  bir kolu üzerine kurulmuş, yaz aylarında insana serinlik veren bir mesire yeri gibi halen aklımdan çıkmaz. Değirmene su taşıyan bu derecik, köyümüzün ,  Güney batısından başlayarak, yerleşim bölgesi sınırını takip eder. Sonra tekrar ayrılarak, bir kolu Çamlı Köyü ve Ilıca boğazına, bir kolu da kuzeye yönelerek, bizim evin bahçesine yaslanarak yorgunluğunu gidermek için, durduğundan, hiçbir yere gitmeyen bu su orada benim çocukluğumun, kaplumbağa, kurbağalar ve yılanlarla beraber yüzdüğümüz, doğudan batıya uzanan bir azmak olmuştur artık. Kendisi yok olsa da benim belleğimdeki yeri taptaze kalan ve o yıllarda çocuk olupta, bu azmağın anılarını paylaşmayacak tek bir Dümbeli çocuk yoktur.
Maksadım İbiş dayının, değirmenci olarak çalıştırdığı bu değirmende suyun döndürdüğü çarkın hareket enerjisini kullanarak elektrik elde etmek. Her çocuk gibi bende mucit olmaya niyetlenmiştim. Değirmen çarkının etrafında inceleme yapıyordum ama İbiş Aga için kâbus olmuştum. Bana her dakika başı,  -Çocuk düş ecen. Gir içeri.  Düşçen len şinci,  uzak dur ordan. Uyarıları sertleşmeye başlamıştı. -Çabuk kaybol ordan! Şinci gel cem ama yanına be! Gibi tehditler savurmaya başlayınca çark başından ayrıldım, zaten amacıma ulaşmıştım.  Kafamdaki proje oluşmaya başlamıştı. Değirmen çarkına benzeyen bir çark yapabilirdik, ama Çok büyük bir dinamo gerekiyordu. Öyle bisiklet dinamosuyla falan olmazdı bu iş. İşte o dinamoyu bulmak sorun olabilirdi. Bu projenin en masraflı kısmı da dinamo yapımıydı.
Değirmen önündeki büyük çınarların altında biraz daha oyalanıp, düşüncemi tekrar gözümde geçirdikten sonra evimize gitmek için, değirmen önündeki tahta köprüye doğru yürümeye başladığımda, değirmenin ilk kurucuları Hayriye Melek hanım ve Aytek Bey geldi aklıma. Öyle ya onlar bana fikir verebilirlerdi.  Fakat konuyu Babama açıp, onun fikrini almaya karar verdim.
Hayriye Melekler Bu değirmeni Köyümüzde bu iş için ortaklık kuran dört aileye satmışlardı. Bunlar İlyas Amca, İlyas Çınar, Hasan Amca Hasan Manyas, ama diğerlerinin kim olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Bu ortaklık köyümüzün ilk ticari ortaklığı olsa gerek. Bir ortaklık daha vardı o da taşımacılık alanında ortaklık kurup,  ortak bir kamyon alan. Şemsi Amca ve Arif Amcalardı. Ama o kamyon nedense hep bozuktu, hiç çalıştığını hatırlamıyorum.
Babama konuyu açtığımda, hiç yapmadığı bir şeyi yapıp beni ciddi bir şekilde dinlemiş olması beni halen hayrette bırakır. Ama bu sakin duruşunun benim gerçekleşmesini çok istediğim projeden, kendi hür irademle ve isteğimle vazgeçeceğim anlamına geldiğini bilemezdim.
Babam beni damın önündeki sundurmada Beygirleri nallarken dinledi, bende bu nallama işinde ona her zaman olduğu gibi hayvanın ayağını kastırarak yardım ediyordum. Ona konuyu açabileceğim en iyi zaman ve yerin bu durum ve yer olduğunu babamı tanıyan herkes gibi bende biliyordum. Çünkü babam atlarla haşır haşır neşir olurken derin düşünme yapar gibi transa geçerdi.  Babam, atları çok severdi, o konuya özel bir yazımda değineceğim, çünkü onun at sevgisi ve atlardan anlaması kendine has özellikler taşır ve öğretici niteliğindedir.
-Amca diye söze başladım, (Biz Çerkezler Babaya  “-Baba.”  diye hitap edemezdik, belli yaşa kadar hiçbir çerkezin  ergenlik yaşının geçmesine kadar, babası yoktur. Ya da Babasına Baba diye hitap edemez. Onu “Amca” diye hitap edilen babası büyütse de  adı amcadır.  Sanal amca hakiki babadır aslında, bizde de öyleydi.) Aramızda şöyle bir diyalog geçti. - Amca dedim,  ben elektrik üretmek istiyorum. – Niçin? Köye elektrik geliyor ya oğlum. (Şimdi ne gereği var bunun der gibi.) Ben köye gelen elektrik gibi değil, suyun akış gücünü kullanarak üretmek istiyorum elektriği. … Babam, -Manyas’ta da üretiyorlardı, Santral bahçesindeki havuzu biliyorsun değil mi?
Manyas’a gittiğimizde at arabasını çektiğimiz Han’ın üzerindeki yokuşun yanı, Manyas Elektrik santralı binasına aitti, memurlar, Mazotla çalışan santralin, soğutma suyunun toplandığı havuz kenarında çay içmeye gelirlerdi. O zamanlar henüz Maltepe park haline getirilmemişti.
Ben hemen o santral mazotla çalışıyor diye lafa girdim. Öğretmenimden öğrenmiştim, mazotla çalıştığını.  Aslında bu elektrik mevzu ve benim elektrik üretme fikrinin revaçta olduğu dönem, Manyas’ın bütün köylerine Elektrik verileceği haberiyle olmuştu. Köylere  çok uzun  hiç görmediğim kadar düzgün direkler getirilip bırakılmıştı. Herkesin sorduğu soru, evlere de verilecek mi ? Fakat bilgiç geçinenler, -Haaayıır olurmu hiç! Evlere yetecek  alenktriki (Elektrik kelimesini,  köyün % 90 ı böyle telaffuz ederdi.) nerden bulsun devlet. Yetmiyo mu sokakları ışıldatması. Çamura batmadan yürürsünüz, gece camiye giderken. Bazıları da  -Alenktrik geliyo amma, parayla satılacakmış, muhtar toplıcakmış paraları diye duydum deyip, aslı olmayan bu haberi uçuruveriyordu o hengamede.
 Babam, Santral mazotla çalışıyor ama  barajlar kurarak sudan da elektrik elde ediliyor tabi dedi.  Ümitlendim, Konuyu biliyor olması bana yardım edeceği anlamında algılayıp başladım, projemin detaylarını anlatmaya. O bilge  adam,  beni sabırla dinledi, sonra hafifçe elini başıma koyup, şöyle saçlarıma dokundu ve gözlerimin içine bakarak. Oğlum, dedi –Biz seni niçin okutuyoruz. İşte bunları yapasın diye.  Fakat sen daha yolun başındasın. Bu işin zorluklarını, püf noktasını öğrenmen için  oku, derslerini çalış. İyi bir mühendis ol. O zaman bu gün yapmak istediğin santralin çok daha iyisin yaparsın.
 Ben o gün çok mutlu oldum. Mutluydum, çünkü Projem Okulumun bitimine, hatta mühendis olduktan sonrası gibi çok uzun bir zaman sonraya bırakılsa da, kabul görmüştü.
Ama bir daha hayatım boyunca hayalini kurduğum projelerimden hiç kimseye bahsetmedim. Sadece yaptım. Bunların içinde barajlar yoktu, elektrik üretimi de ama mesleğimle ilgili çok ilginç fikirler üreterek,  insanların yaşamını kolaylaştırdığımı sanıyorum. 
İstanbul, 04,2012
Cemal K. Demir

Hiç yorum yok: