Sana benzicem diye hayatım kayıyordu be!” deyip bana sitem eden, sevgili kardeşim, Tamer Demirin Anısına
Bu Gün 17 Mayıs 1963 Cuma günü sabah saatleri, annemin telaşı gözümden kaçmıyor. Bizi bir an evvel okula gönderebilmek için çaba sarf etmesi tuhafıma gidiyor. Ben de içgüdüsel, anneme yardımım olsun diye belki, kapı önünde ayakkabılarımı giyerken, -Hadi gel. Okula geç kalmayalım diyorum ev arkadaşıma. Beraber kaldığım, çocukluk arkadaşım, bu güne kadar bağımı hiç koparmadığım dostum. Çok anlayışlı. Lokmasını kahvaltı sofrasında bırakıp kalkıyor masadan.
Annem Oğlum daha kahvaltını yapmadın diye seslense de aldırmıyor. Teyze ben tokum diyerek kapıdan dışarı fırlıyor.
Ortaokul 3. Sınıftayız ikimizde. Köyden bir arkadaşımla aynı sınıftayız, Annem ara sıra hatta sıkça bizimle kalıp ihtiyaçlarımızı gideriyor elinden geldiğince. Fakat çoğunlukta Manyas’taki evimizde yalnız kalıyoruz Sami kardeşimle.
14 Yaşın verdiği enerji ve özgüvenle her şeye karşı duruşumdan olsa gerek, okulumuzun bu sene gelen yeni müdürü Erdoğan beyi hiç sevmiyorum. Kendisiyle birkaç kez karşı karşıya kaldığımızda pozisyonunu kullanarak beni ezmeye çalıştığı hissine kapılmıştım bir kere. “Öğretmen olabilir, hatta müdür olabilirdi ama eğitimci olması için önce insan olması gerekir.” Sözünü bana okulumu ve öğretmenlerimi soran herkese bilge bir tavır takınarak zevkle söylerdim. Bu sözü aslında onu eleştiren başka öğretmenlerin müdürü çekiştirdikleri konuşmalardan duymuştum. Öğretmenler odası, disiplin kurulu ve okul koridorlarında beklemek benim için olağan şeylerdi.
Bazen müdürün elinde 10 numaralı sopası, ağzında salyalar akıtarak, avını imha etmeye çalışan bir hipopotam gibi, peşimde koşturması çok gülünç oluyordu. İnanın ben de korku sinirleri alınmış bir ahtapot gibi muhlis görünüp, her fırsatta diklenip, karşı koyuyordum bu adamcağıza. Bir Gün yine beni sebepsiz yere, sınıfta dövmeye kalkmış bende bana vuramayacağı tehdidini savurunca, bu dövme işini odasına bırakmıştı. Sınıfa madara olmasın diye -Sonra odamda görüşürüz. Dediğini düşünüp, unutur sanmıştım ki, Teneffüste okulun hademesi özel ulak gibi yanımda bitiverdi. Beyzadenin davetini alaycı bir ifadeyle bana ilettikten sonra, diğer çocuklara dönüp, -Müdür çok kızgın valla. Çook! Dedi.
Koskoca müdür çağırırda gidilmez mi? Hemen hiç beklemeden müdürün odasına gittim. İçerde burnundan soluduğunu görünce öfkesinin geçmediğini anladım. Anlaşılan resmen vuruşacaktık. Şimdi bana Öğretmene karşı gelinir mi. Gibi beylik laflar etmeyin. Ben de size okulda çocuk dövülür mü? diye sorarım. Dayak terbiye için çaremidir diye ilave ederim. Böyle mazoşist-faşist eğitimciler o günlerde çok revaçtaydı. Yoksa bu gün bizi idare edenlerin nerelerden beslendiğini düşünüyorsunuz. İlk sözü, -Sen kaba dayımısın Lan! Oldu. Hiç oralı olmadan evet sözü tek bir nefeste ağzımdan çıkıverdi. Adamın elinde 10 numara dediğimiz. Uzunluğu 90cm, çapı 6-7 cm ile sabitlenip okulun 10 numaralı adam dövme sopası olarak, kayda geçirilmiş, okulumuzun eski müdüründen kalma 10 numaralı Haydar var. Ben dede cesaret, ama her şey cesaretle olmuyor. Mevzi almak gerekir, alacağım pozisyonu çok kısa belirledim ve hemen, okul kâtibimiz, dünya iyisi rahmetli Seyhan abının masasının üzerine fırladım. Diğer öğretmenler adamın dana gibi böğürmesin duymuş olmalılar ki, Odadan içeri daldılar. Ben halka yukarıda gardımı almış, gelsen. Gelsene diye Erdoğan müdüre sesleniyorum. Gelen öğretmenlerin ve Seyhan abinin, yapmayın müdür bey. İkazlarına aldırmadan elindeki Haydarla masanın etrafında dolaşan bir TYP. Nihayet, içeri İsmail Balı Bey geldi. Fizik Öğretmenim. Öldüyse Allah rahmet eylesin, mekânı yıldızla dolsun. İçer, rakıcıdır ama dünya iyisi bir kalbi ve altı okka da bazı adam gibi adamlarda olan nesneden taşır. Bu günkü gibi hatırlıyorum. Müdürün yüzüne tükürür gibi bakarak, Sen ne yapıyorsun EFFENDİ! Diye bir gürlemesi vaki. Müdür, sanki altına işemişte biraz gevşemiş gibi elindeki Haydarı aşağıya indiriverdi. Fizik Öğretmenim devam etti. Ne yaptı bu çocukta öldürülmeyi hak etti. Sen kimsin efendi, Müdür müsün cellât mı? O benim en iyi talebem. Bu okulda gördüğüm en zeki çocuk. Deyip bana döndü gel evladım diyerek elini uzatıp beni masadan indirdi. Sonra gözlerimin içine bakarak, git bu gün istirahat et, yarın okula geldiğinde önce beni gör emi. Diye tembihleyip beni koridorun loş karanlığına salıverdi.
Koridor boyunca sıralanan okulun tüm mevcudu, yüzüme ve ellerime bakıyorlardı. Ben her zamanki vakur tavrımla, “Eşek olana semer vurulur, siz adamsanız semeri eşeğe vuran siz olursunuz.” Diyecek oldum. Ama o an hiçbir şey söylememenin daha etkili olacağı kanaatine vardım ve öyle yaptım. Her zaman ettiğim o beylik lafları kutusundan çıkarmadım. Etkili de oldu. Okulda ilk bir hafta yoğun olmak üzere, birkaç hafta değişik senaryolarla kahramanlığım anlatıldı.
Okula vardığımızda her sabah yaptığımız Okul ant’ının başlamasına daha zaman vardı. Aslında ders yapmayacaktık, 19 Mayıs provaları had safhadaydı. Okul müdürü de merasime gelecek resmi zevata ne denli disiplinli biri olduğunu göstermek için, provalarımıza bizzat katılıyor ve sert uyarılarını bıktırırcasına tekrarlıyordu. Ben Okulun “Kasa atlama” timindeydim. Bu müdür içinde içimden o gösteriyi yapmak gelmiyordu, ama sirkonize hareketleri beraber yaptığımız arkadaşlarım, onlar için takımda kalmam gerektiğini ısrarla söylüyorlardı. Bu gün Cuma 17 Mayıs 1963, 19 Mayıs kutlamalarını Pazar günü yapacağız anlamına geliyor, kararsızım. Kasa atlamalarında kasanın kenarında dolandırılmış teneke muhafazalık çivisi gevşemiş olacak, baldırımın iç kısmını kesti. Yara 2-3 cm, o kadar da derin değildi. Fakat ne olduğunu anlamadığım bir şekilde Erdoğanların en hasının hemen koşup yanımda bitivermesi ve pansumanımla bizzat ilgilenip, atlama kasasını neden kontrol etmediniz diye bir düzüne adamı fırçalaması beni ziyadesiyle memnun etse de, adama olan öfkem geçmemişti.
Ben yaralandım takımdan çıkıyorum dedim, bana şaşkın, şaşkın bakarak, vatan millet Sakarya edebiyatı yapması da beni yumuşatamadı. O gün takımdan ayrıldım.
Annemin geçen yılki beyaz spor ayakkabılar olmaz dedikleri için, bana almış olduğu bez ayakkabılarda hiç giyilmeden bir 19 Mayış şöleni geçirmiş oldu.
17 Mayıs tarihinin benim için çok büyük önemi var, sabah evden çıkarken aklım evde kalmıştı, çünkü annem altıncı çocuğuna hamileydi. Annemin telaşı da buydu. Acaba dedim eve dönerken, Acaba… Dedim içimden. Erkek olursa ismini aylar öncesinden belirlediğim kardeşim bu gün mü doğacaktı.
Aslında bana isim konusunda ilham veren o hiç sevmediğim Müdürün isminin “Erdoğan” oluşuydu. Yani adam “Er” doğmuştu. Ona inat, bu ismin bir karşılığı olmalıydı. O senelerde Balıkesirli bir genç ses mecmuası tarafından jön seçilmişti ve piyasada “Tamer Yiğit” olarak lanse edilmişti. Edebiyat öğretmenime sordum. Öğretmenim, İsimlerin manalarını işlediğimiz derste “Tamer” ismini işlemeyi unutmuşuz da (Sanki binlerce ismin anlamının, derste işlenmesi bir zorunlulukmuş gibi.) acaba anlamını söyleyebilir misiniz? Dedim. Edebiyat öğretmeni bana Kerime Nadirin roman kahramanı, “Zavallı Necdet” e bakar gibi üzüntü ve şefkat arası bir bakış attıktan sonra. N e yapacaksın manasını, dedikten sonra ilave etti. –Bazı isimler günceldir, günümüzde konuşulan dilde anlaşıldığı gibi söylenir ve anlaşılır. Tam-er, yani, Tam adam, Tam Asker gibi anlam taşır. Diyerek hafifçe bir gülümsedi. Kocası Şükrü beyle beraber Yugoslav göçmeni olarak yurdumuza gelen, bu öğretmenimin hiç yüzü gülmezdi, ama o gün bana o ismin manasını gülümseyerek ve büyük bir zevkle söylediğine inanıyorum.
Her eve gelişimde hatırı sayılır bir yokuşu inmem gerekirdi hep, okula giderken ise o yokuşu çıkmam. İnanın ben hep koşarak gittiğim için yokuş inişlerinde zorlanırdım. O günde öyle oldu, meraklanmış, bir an evvel öğrenmek istiyordum. Kardeşim doğmuş muydu? Öyle hızlı koşuyordum ki, eve varmadan birkaç defa düştüm.
Nihayet. Evimize geldiğimde bir hareketlilik gördüm. Komşularımızın biri gidip biri geliyordu. Bir kardeşin geldiğini anladım ama kız mı, erkek miydi? O zamanlar mahallenin bilgiç kadınları hamilenin yüzüne bakıp anlarlardı, doğacak bebeğin erkek mi, kız mı olduğunu. Komşulardan biri bana ne oldu, neden erken geldin diye sordu, ama benim ona karşı soruyla cevap verdiğimi hatırlıyorum. Erkek mi, Kız mı oldu? A deliye bak erkek olmasaydı sevmicek misin be! Hadi hadi yine iyisin. Bir erkek kardeşin daha oldu. Sağlıklı, nur topu gibi maşallah! Ben nerde, nerde diye dolanırken. Annenin yanında, ama önce sana sofra hazırladım. Hadi bize git. Benimkilerde şimdi gelirler. Diyen Hem yengem Hem de Ahretlik anne dediğim Safiye Horata’dan başkası değildi.
Bu Gün 17 Mayıs 1963, ismini kulağına fısıldadığım kardeşim Tamer kucağımda. Bu Gün 17 Mayıs. Kardeşim, tam 49 yaşında. Çok küçük yapıda olduğu için canım gibi koruduğum kardeşimin yürümesini göremeden, okula, büyümesini göremeden askere ve delikanlılığını onula yaşayamadan Almanya denen gurbete gittim. Tabi ara sıra da olsa uğrardım evime, tatillerde ve özel günlerde olurdu bu ziyaretler genellikle. Hele asker den izinli geldiği günlerde ve benim bir Almanya dönüşümde, Kapıkulede beni karşılayıp benimle güreş tutması, ve kendine olan güveni kısacası o delikanlı oluşuyla gururlandırmıştı beni. İnsan yaşamı için iki ezan arasıdır derler ya.,kardeşimin ilk ezanını ben okumuştum. İsmini kulağına fısıldamak için. Son ezanı okunduğunda ise yanındaydım, ama sonsuzluğa uğurlamak için.
O ismi sana bilerek ve büyük bir arzuyla ben vermiştim aslanım. Gizli arzum bana benzemen di belki. Belki de, benim olamadığım kadar adam olmanı istediğimdendi. TAM- bir ER olacağına inandığım için de vermiş olabilirim. Beni hiç yanıltmadın. Hayatının her döneminde sana dayatılan hiçbir şeyde geri adım atmadın. Çocukluğunda bile… Hep dik durdun. Aramızdan ayrılırken bile başın dik duruyormuş. Öyle kalmışsın, cümle âleme dik duruşu gösterir gibi.
Bu Gün 17 Mayıs. Sen 49 yaşında ve aramızdasın. Bilirsin ama, sana yine de hatırlatmak isterim. Unutulmadın. Analarına, Bana bize ve tüm ailemize aslan gibi delikanlı bıraktın. Senin duruşunu bozmadı, hep dik durdu karın.
Sen bize öz bir kardeş bıraktın.,
Çok geç olmadan bize
Bir aile olduğumuzu hatırlattın.
Hep aklımızdasın.
Sen ailenle daima gurur duyardın.
Şimdi, Ailen seninle hep gurur duyuyor.
Bu Gün 17 Mayıs 2012 Kardeşim 49 yaşında
… Ve piknik yapar gibi
Kocaman meşelerin altındasın.
İyi ki doğdun aslanım
İyi ki vardın.
17 Mayıs 2012
Cemal K.Demir
Not: “Bana kızdığında -Sana benzicem diye hayatım kayıyordu be!” deyip bana sitem eden, sevgili kardeşim, Tamer Demirin Anısına
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder