GÜNCEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNCEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2013 Cumartesi

BARIŞIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Barış kelimesi, insana hasretin bittiği, özlemin sona erdiği, içinde korkuların silindiği dingin bir kafayla yaşamanın hazzını verir.  Yaşamı anlam kazanır, değerlenir. Onun için halk arasında, dargın kalmanın zorluğunu anlatan şu cümle nesilden nesile tekrarlanır. “Uzun müddet dargınlık çeken, bir daha darılmaya tövbe eder.”  Barışmak öyle bir duygudur ki; İnsanda mutluluk duygularının baharla bir- likte buzullar eriyip te dağlardan coşkuyla inen dereler gibi coşmasını sağlar. Bu coşkuyla bedene yüklenen içsel enerji,gittikçe yoğunlaşarak büyük bir duygu patlamasına yol açar insanda… Tanımadığınız yabancılara sarılıp öpesiniz gelir. Mutluluğun doruk noktasına ulaşırsınız. Bahsettiğimiz barış küskün iki hısımın arasında olsa, yeniden güven ortamı tesis edilip, en geç ilk bayramda bir araya getirir ve dargınları barıştırırız. Çıkar gurupları arasındaki anlaşmazlıklarda da aynı şekilde güven tesis ederek sonuca gidebilme olasılığınız yüksek olur.
21 Mart Nevruzda açıklanan sözde barış bildirisi, ne yazık ki güven vermeyen mono bir sesin yansıması gibiydi. Yurdumuzda aylarca gündemi meşgul edip,  içeriği merakla beklenen açıklama hükümet tarafından, daha uygunu muhatap temsilci ile ortak olarak yapılmalıydı. Ne yazık ki, iktidar kaçak güreşmeyi tercih ederek, açıklamanın bir  PKK örgütü bildirisi olarak algılanmasına sebep oldu.

30 yıldan bu yana evlatlarınızı, hatta kendi kanından olan halkını çoluk çocuk demeden katletmiş bir terör örgütüyse barışmak istediğiniz, koşullar basite indirgenemez. Bu gün yapılan, bayramlarda hısım akraba barıştırması kadar amatör  usulde barışın sağlanmaya çalışılmasıdır. İçeriği asıl muhatap olan halktan, gizli olarak yazılan böyle anlaşmalar uzun ömürlü olmazlar. Çünkü bir deyişimizde söylendiği gibi “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” böyle bir barışın mutluluğu kısadır ama, acısı çok uzun bir zaman vicdanları sızlatarak toplumda travmalara yol açar.

Bu barış kürt halkıyla yapılıyorsa , kürt halkını temsile bir delege gurubu seçilip, muhatap belirtilmeliydi. Nedir bu karışıklık, İmralı PKK elebaşı, Kandil PKK elebaşı, Avrupa PKK temsilcisi veya PKK Avrupa kolu, PKK nın KCK kolu, ve nihayet PKK maşası gibi çalışan ama hiçbir yaptırım gücü olmayan siyasi parti eş başkanları ve mensupları. Siz barış görüşmelerini kiminle yapıyorsunuz. İmza yetkisi kimde, bu işin sorumluğunu kim üstlenecek?

Diğer tarafta, mutluluk getirecek bir barış isteniyorsa, toplumun güvendiği akil adamlar ve sivil toplum örgütlerinin, halkı temsil eden muhafet partilerin görüşleri alınmalıydı. Onların belirleyeceği temsilciler gurubunun bu görüşmeleri şeffaf bir şekilde yürütmeleri toplumda güven tesis eder, varılacak neticeye kimse itiraz etmezdi. Mutluluk getiren barış için önce güven oluşturulmalıydı. Yangından mal kaçırır gibi, ben yaptım oldu, bitti felsefesinin en kısa zamanda bu eylemcileri vuracağı kesindir. Kısacası barışa giden yol engebeli fakat, bu engelleri aşmak için sabır gerektiğidir. Acele işe şeytan karıştı. Terör ejderhasının Kandildeki başı daha ilk günden yaptığınız barışı tanımayıp, silah bırakmak için şartlar öne sürdü. Yarın İmralı kontunun ters tarafından kalkıp ta, bambaşka şeyler söylemeyeceğini kim garanti edebilir.

Bu yolun ilk kavşağı güven’dir. Karşılıklı güveni tesis etmeden yaptığınız barış, grekoromen güreşi gibi, arkaya dolananın bir puan aldığı mücadeleye dönüşür ki; Şu anda barış diye yapılan budur ve çok tehlikelidir. Çünkü güven duygusu tıpkı hamilelik gibidir. Yarım hamilelik olmadığı gibi, yarım güvende olmaz. Yani ya güvenirsin ya da güvenmezsin. Şayet karşında yedi kez ateşkes ilan edip, bu ateşkeslerin çoğunu daha 24 saat geçmeden bozan bir eli kanlı örgüt varsa, bu örgütle barış yapmak niyetindeyseniz oturup uzunca düşünmeniz gerekir. Karşınızdaki 7 kocalı hürmüz gibi 7 kez evlenerek, vuslat a erip, yine de  ben bakireyim diyebiliyorsa.. Bin kez hesap yapmanız gerekir, böyle bir işe kalkışmadan önce… Böyle bir örgütün, açıkça silahlarını bırakmayacaklarını söylemelerine rağmen, nasıl güven duyup ikna olunur anlayamıyorum. Teröre hiçbir ülkede müsamaha gösterilmemiş olmasının sebebi, terör örgütlerinin isteklerinin şantajcılar gibi hiç bitmeyeceğinden kaynaklanan güvensizliktir. Yarın yapmak istediğiniz bu barış bozulursa, kaybınız sadece siyasi yenilginiz olmaz. Yurdu kaosa sokmanı sorumluluğunu hiç bir vicdan sahibi almamalıdır. Alamaz da… Barışın tek bir şartı olmalıydı… Silahlar kesin bırakılacak, teröristler teslim olacak, Emir veren gurup yargılanacak ve Türkiye Cumhuriyetini, bayrağımızı ve anayasamızı tanıyacak. Türkiye den bahsederken TC demeyecek kadar devlete saygılı olacak. Teröristle yapılacak barışın başka formülü olamaz.  Akıl hocaları USA ve İsrail bizim durumumuzda olsaydı nasıl davranırdı diye soralım kendimize, doğru davranışı bulmak için.

Öncelikle insanın, bazen gerekli ama gerekli olduğu kadarda  insanın hemcinslerine yaklaşımını kısıtlayan, sakıncalı bir davranış olması sebebiyle bu duygunun bırakılması, hiç değilse törpülenmesi gerekmektedir.

Barış için birde bu işte samimi olmak gerekir, samimi, özü sözü bir olmak, yani adam olmak gerek. Her iki tarafta, karşılıklı olarak pek  samimi ve iyi niyetli oldukları izlenimini vermediler bana. Biri başarı sarhoşluğu içinde barışın özüne aykırı işler yaparken. (Açıklamalar, Bayrak ve TC olayı gibi) Diğer taraf temkinli. Siyasi sorumluluk almadan, (Görüşmelerin MİT müsteşarı kanalıyla ikinci elden yürütülmesi) Döner dolapta yalnız. Tehlikenin farkında, emniyet kemeri verilmemiş belli.. Ya düşersem korkusu had safhada.  Düşüşüne sebep olacak bu aletin felaket yaşanmadan durdurulması gerekir. Ama bunu kendi yaparsa, cesaret edip bindiği bu dolaptan kendi isteğiyle inerse korkak damgası yemekten çekiniyor. Bile bile de …. Ne olursa olsun.. Bu dolap dursun. Diyecek halde…

Barışmaya teşvik eden, barışmanın sorumluluğunu alabilecek akil adamlardır. Barışma cesareti olan bu insanları tarif etmek gerekirse, erdem, hoş görülü, beşeri  tekamülünü nispeten tamamlamış, insani ilişkilerini etiket kurallarına uymasıyla, üst düzeyde tutan kişilerdir. Bu kişiler, toplumda örnek teşkil ederek,  beşerde olabilecek sakil davranışların bireylerce otokontrol edilmesine katkıları büyüktür. Olası bazı olumsuzluklarda sabırlı davranıp, karşılıklı tahammül edebilen bir toplumun oluşmasına da yardımcı olurlar. Halk arasındaki isimleri de “Toplum önderleridir.”

Bu günlerde ise ayakların baş olduğu bir dönemden geçtiğimiz için Görsel ve yazılı medyada kim sesini yükseltirse, kim kişisel cehaletininin farkına bile varamayacak düzeyde bir akılla oraya çıkıp ta sesini yükseltirse, Toplum önderi olarak ilan edilebiliyor.

Peki yukarıda saydığımız barışı sağlayacak unsurların hiç biri olmadan, bu barış tesis edilebilir mi?

Bekleyip göreceğiz. Emin olun benim temennim, barıştan vazgeçilmemesi.. Ama onunda koşulları belli..

Cemal Kazım Demir

Ist. 23.03.2013

20 Aralık 2012 Perşembe

TOPLUMUMUZDAKİ ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ, ÖZGÜVEN DUYGUSU NASIL OLUŞUR

“ Güvenmek”, Türk Dil Kurumu,  kelimenin anlamı şöyle açıklıyor. “Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve  *1 bağlanma duygusu, itimat.  Bence, bu kelimenin anlamlarından sadece biri olmalı yukarıdaki bu TDK açıklaması. Çünkü güvenmek göreceli bir kavramdır. Neye, kime,  ne zaman, ne kadar, nasıl ve neden güvenmek gerekiyor, bir güven değerlendirmesi yapmak için, önce o verileri almamız gerekiyor. Güvenmenin azı çoğu olmaz, ya güvenirsiniz, ya güvenmezsiniz. Ama en tehlikelisi güvenmeden güvenmiş gibi görünüp, biat etmek. Dini öğelerle beslenen yaptırım gücü gibi, güç (İkna gücüde olabilir.) karşısında ram etmek. (Bilgi eksikliğinden kaynaklanan teslimiyet derecesinde bağlılık) Her halükarda güven duygusu gebelik gibidir, ya tam olur yâda hiç. Güven kelimesinin resmi bir kuruluşumuz olan TDK tarafından onaylanmış bir anlamını yazmamın sebebi, aşağıdaki listede size soracağım sorulara anlamını bilerek cevap vermeniz içindi. Bu açıklamayı yaptıktan sonra rahatça sorularımıza geçebiliriz. Bu soruları lütfen kendinize sorun ve cevabını da kendinize verin.


Sorular:

 Siz kendinize güveniyor musunuz, güveniyorsanız en çok hangi konuda güveniyorsunuz.

Sırdaşı olduğunuz var mı, varsa en az kaç dostunuza güveniyorsunuz.

Size en yakın duran insanlara, Karınıza, (Kocanıza) çocuğunuza, akrabalarınıza ve komşunuza her konuda güveniyor musunuz? Güvendiğiniz ve güvenmediğiniz tarafları nelerdir.

Bakkalınıza, Muhtarınıza, Hizmetçinize ve kapıcınıza güveniyor musunuz?

Bankalarınıza, Bankacınıza, Borsanıza, Sanayinize Güvenebiliyor musunuz?

İşçinize, memurunuza, Öğretmeninize, Hemşirenize güveniyor musunuz?

Çiftçinize, lokantanıza, otelcinize, işletmecinize ve Fabrikalarınıza güveniyor musunuz?

Kapınızın kilidine, elektrik idaresi ve sular idaresine, Otobüs işletmesi veya İDO’ ya ne kadar güveniyorsunuz.

Sütçünüze, temizlikçinize, terzinize, sucunuza, fırıncınıza güveniyor musunuz?

Hükümete, Bakanlarınıza, Milletvekilinize, Size sormadan yasa yapan, Millet Meclisinize güveniyor musunuz?

Vatanınızı koruması gereken Genel Krm Bşklğı na bağlı tüm Deniz Hava be Kara birliklerinize, askerinize güveniyor musunuz?

Polisinize Güveniyor musunuz?

Doktorunuza Güveniyor musunuz?

 Sendikacınıza, SGK ya, Tedaş ve İgdaş, Ayedaş’a güveniyor musunuz?

Basına güveniyormusunuz diye sormaya gerek duymuyorum. Çünkü güvensizliği aşılamak ve korku salmak için önce medya ele geçirildi. Taraflı ve yandaş tabir edilen bir medya hizmet lordları kapladı tüm yurdu.

 Adalete güveniyor musunuz?

Hukuka güvenir misiniz?

Avukatınıza güvenebiliyor musunuz?


Şayet güvenmediğinizde memlekette büyük bir karışıklık çıkacağını bildiğiniz, yargıya güveniyor musunuz? Mahkemelerde hâkimlerin, adil karar verdiğine inanıyor musunuz?

Devletin (Sıfatlarının başına Cumhuriyet getirilmiş olan) Savcılarınıza güvenebiliyor musunuz?

Bu sıralama daha birçok kurum ilave edilerek uzatılabilir ve siz yukarıda sırasıyla yer alan bu kurumlara inanabilir veya hiç inanmayabilirsiniz. Bizim niyetimiz, kurumlara inanan ve inanmayanlar anketi yapmakta değil. Ama bu toplumda yaşayan bizlerin, huzur içinde yaşayabilmemiz için tüm bu kurumlara önce inanmamız, inanabilmemiz, sonra da güvenmemiz gerektiğini ısrarla vurgulamak istiyorum. Çünkü Güvenmemek kuşku yaratır insanda, kuşku daha sonraları korkuya dönüşür ve korkan insan, korktuğu şeyi yok etmek için her türlü metoda başvurur. Böylece hukuksuzluk başlamış olur.


Acaba, güvensizlikten doğan korkular değil midir bu kadar üst düzey askeri erkânı içeri tıkmanın sebebi diye sormak gerekir. Ki ilerde tarih bu günleri de sorgulayacaktır muhakkak.

Üzülerek belirtmeliyim ki,  şu anki durumumuz maalesef fanatik futbol taraftarları gibi, bir birbirine kin kusa ve bir kaç guruba bölünmüş toplum olamayacak kadar ayrışmış kaotik bir durum arz ediyor.

Aslında bütün bunlara sebep o kaybolan, elimizden, benliğimizden kayıp giden ve tamamen yok olan “Güven duygusu”  210 uncu davası görünen Ergenekon,  O sayıyı da geçmesi muhtemel Balyoz, Basına Yönelik davalar, Öğrencilerin apar topar içeri tıkılıp, birçoklarının, aylarca bazen yıllarca haklarında doğru dürüst, belgeli, kanıtlara dayanan suç unsuru teşkil edecek delillerin olmamasına rağmen tutuklu bırakılmaları, zavallı vatanımın kemiklerine kadar işlemiş “güvensizlik duygusu” değildir de nedir. Şimdi kapatılan, kapatılmasına sebep olarak, Mahkemelerimizin halkımızın tepkisini ve adalet duygularını bile hiçe sayarak Bazı kişilere,  özel muamele yapmaları gösterilerek halkın mahkemelere olan güveninin sarsılmasına aldırmadan bu densizliğe göz yuman erk’in, yurt çapında gittikçe felaket doğuracak şekilde büyüyen bu “Güvensizlik duygusunun artmasında hiç mi payı yok. Tabi var, fakat bu içimizdeki güvensizliğin oluşmasında ve bu denli büyümesindeki en büyük sorumlusu sensin be kardeşim. Sen. O okuryazarlığı alfabe düzeyinde kalmış,  o sırtını sıvazlayana üç günlük beylik için kuyruk sallayıp yalakalığını yapan zat-ı muhterem kafanı çevirme! Ben seni kast ediyorum. Emin ol o hiç okumamış vatandaşım bile senden onurlu, çünkü o hiç değilse yaşadığı dünyanın farkına varamayanlar sınıfından. Sen Bir kaç yandaş medya mensubu tarafından "Aydın" sınıfına terfi ettirilmiş yarım akıllı entel, (Kelimenin tamamı Entelektüel olacak, Entel yarım akıllılara yakıştırılan bir ad.)  Başkasından aldığın emanet fikirleri, utanmadan kendine aitmiş gibi uluorta söyleme ayıbını façasında taşıyan zat-ı muhterem. Senin yaptığına sebepte özgüven eksikliğin değildir de nedir. Ne anlama geldiğinden bihaber ezberlenen bu telkinleri, 23 Nisan bayramında şiir okuyan ilkokul talebesi gibi nefes nefese bir çırpıda yumurtlamalarının komik kaçtığının farkında olmamak bile bir özgüven eksikliğidir. Tüm açık oturum dedikleri, yanlışlıkları ütüleme toplantılarında birbirinin kopyası tarzlarıyla sayıları baskıyla azaltılan, kendilerine muhalif kişilere yaptıkları bitmez tükenmez saldırılarda bir güvensizlik unsurudur. Bu davranışları onlara yaptıkları kendilerine olan güvensizlik duygusunun, yani  "Özgüven eksikliklerinin" sebep olduğu korkudur. Karşı bir soruyla cahil karnının patlayıp, tüm cahillik adındaki kepazeliğin ortama kötü kokular saldığının da farkında olmamak insanda olması gereken güven eksikliğinden değil midir?  Sen siyasi ve ekonomik çıkarını gözeten komprador, sende hiç insaf var mı? Memleketin geleceğini bir pul, bir akçeye satarken, az da olsa akıllı bir yaratık olan insanda bulunması gereken özgüvenini kaybetmiş olman mümkün mü? Çünkü sıhhatli düşünen bir ergin geleceğini hiç bir zaman satma yönünde karar vermemelidir. Özgüven eksikliğin ve hırsların seni panikletmiş, sen geleceğini da sattığının farkında bile değilsin.


Bütün bunların güvenmekle ne alakası var derseniz, çok alakası var derim.  Çünkü güven,  donanımlı, bilgili, kişiliği gelişmiş insanlarda bulunan bir duygudur. Şöyle de tarif edilebilir,  özgüven sahibi, kişilikli bir birey olmak için, en az üç kuşak önceden eğitilmeniz, bilgi birikiminiz, analiz yeteneğiniz ve tüm bunların getirdiği insanın en önemli vasıflarından biri olan düşünme yeteneğinin gelişmiş olması gereklidir. Bazı istisnalar olsa da bu böyledir. Bizde bir çocuğun kişiliği ancak 35 ine geldiği zaman gelişiyorken, bu rakam batılı ülkelerde 18-21 yaş arasında gerçekleşiyor. Bu yaşa gelen bir batılı tüm sorumluluğunun bilinciyle vatandaşlık görevini yerine getirirken. Bizde 35 Yaşındaki bir vatandaş, hala ekonomik olarak babasına bağımlı yaşıyor. Böyle bir kepazelikten nasıl sağlıklı toplum oluşabilir ki.


İyi, yaşam kalitesi yüksek toplum, özgüveni olan bireylerin oluşturduğu toplumlardır.


Toplumumuzun en büyük talihsizliği, gerek dini sömürüler gerekse siyasi sömürülerin rahatça yapılabilmesi için, bilinçli olarak eğitim sistemimizde bile öz güvenimizi aşılayıp sağlamlaştıracak dersler konulmamış. Daha önce var olan, felsefe dersleri bile kaldırılmış bir eğitim sistemimizde nasıl özgüveni olan bireyler olarak yetişmemiz mümkün mü? Dini inancın da başlı başına bir felsefi olgu olduğunu düşünürsek, felsefe bilimini kavramayan bir kişinin dini algılaması da ezberden öteye gidemeyip yüzeysel bir inanış olmaz mı? Akıllı adam soru soran ve sorduğu soruya mantıklı bir cevap arayan insandır. Dini konularda soru soramayan veya sorduğunda aldığı cevaplara, mantıksız olsa bile inanmak durumunda kalan bir insana siz akıllı diyebilir misiniz? Ya da b soru soran kişi akıllı ama kişiliği yeterli düzeyde değil, yani “özgüven eksikliği var” o zamanda en iyi ihtimalle aldığı cevaptan tatmin olamayan bu kişide dinine, inancına karşı oluşan güven eksikliğinin onun ömür boyu Araf’ta kalmasına sebep olmayacak mıdır?  Bir toplumun kaderi Araf’ta bırakılmak olmamalı.


Madem kendinize güvenmek istiyorsunuz size güven verecek tedbirleri almalısınız. Bunun da başında iyi bir hazırlık gelir. Hazırlık kanaatlerimizin, düşüncelerimizin, hükümlerimizin derlenip toparlanmasıdır. His ve fikir dünyamızın ürünleri deniz dibindeki çakıllar gibi daima derinlerde dururlar. Hazırlanmak bu derinlere dalıp çakılları çıkarmak, temizlemek cilalamak ve tasnif etmektir.


Bu çalışmalar sonunda ortaya çıkacak en kıymetli eser içimizden doğup gelen eserdir. İrademiz dâhilindeki davranışlarımızı denetleyerek irademiz dışındaki davranışlarımızı düzenleyebiliriz.


 İnsanın aklı bir bahçeye benzetilebilir. O bahçe tanzim edilir, o bahçeye bakılırsa orada güzel ve faydalı bitkiler yeşerir. Kendi haline bırakılırsa ortalığı yabani otlar kaplar. İnsan bahçıvan gibi aklını tanzim etmekle yükümlüdür. Bunu yapan sonunda ruhunun da bahçıvanı olduğunu keşfeder. İnsanın başarısı, gayretinin başına kondurulmuş bir taç, düşüncelerinin boynuna geçirilmiş bir çelenktir. İnsan hayatında yalnız, emek ve emeğin neticeleri vardır. Neticenin gücü emeğin ölçüsündedir.


Şans yoktur her kuvvet emek mahsulüdür. Hayat bir mücadeledir. Aynı şekilde içinde bulunduğumuz her saniyenin sınavı da bir mücadeledir. Bu mücadelede dövüşenler kazanırlar. Bu şartları beğenmeyebiliriz, onları değiştirmek elimizde değildir zaten. Ancak cesaretli olanlar mücadeleyi kazanacaklardır. Cesaretinizi unutup dövüş sahnesine çıkarsanız, her hamlede mağlup olursunuz ve sahneden eliniz boş inersiniz.


 Kendine güven kazanmanızın en mükemmel yolu başarısızlığa imkân vermeyecek kadar iyi hazırlanmaktır. En büyük ilham çalışmaktır. Karşımızdakinin ne düşündüğünü bilseydik, ne olduğunu da bilirdik. Bizi biz yapan düşüncelerimizdir. Yaşamımızı belirleyen ruhsal yapımızdır. Hepimizin uğraşmak zorunda olduğu en büyük ve aslında tek sorun; doğru düşünceleri seçmektir. Eğer bunu yapabilirsek bütün sorunlarımızı çözme yolunda adımlar atarız.


 Bakın sosyal bilimciler ve psikologlar,  Özgüven konusunda ne diyorlar.


 Anne-baba olarak hepimiz, çocuklarımızın sınıfta tedirgin olmadan parmak kaldırıp öğretmene anlamadıklarını sorabilmelerini, düşüncelerini kendinden emin bir şekilde ifade edebilmelerini isteriz. Bütün bunların çocuğunuzun özgüven gelişimiyle direk ilgili olduğunu hiç düşündünüz mü? Özgüven sadece okul yaşamında değil, kişisel ve sosyal yasamda da önemlidir


Araştırmacılar, birbirlerini tamamlayan iki çeşit özgüvenden bahsetmektedirler. Bunlardan birincisi iç, diğeri dış özgüvendir. İç özgüven, kendimizden memnun ve kendimizle barışık olduğumuza dair inancımız ve bu konuda hissettiklerimizdir. Dış özgüven ise dışarıya kendimizden emin olduğumuz seklinde verdiğimiz görüntü ve davranışlardır.


Cemal K.Demir


30.07.2012



ANADOLU İNSANI ve CUMHURİTET DÖNEMİNDE GELİP GEÇEN HÜKÜMETLER

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, yurdumuzda gündem çok hızlı bir şekilde değişiyor. Daha doğru söylemek gerekirse çoğu zaman asıl meseleden saptırmak için yeni gündem yaratılıyor. Her konu sözde tüm medyada karşıt görüşlerle tartışılıyor gibi yapılarak, uyutma taktiği uygulanıyor. Bu gidişatın uzun zamandır işe yaramasına ben çok şaşırdım. Ama açık söylemek gerekirse acemice yapılan bu programların halk tarafından tepki göreceğini sanıyordum. Sonra bir şey keşfettim. Gündem değişiyor değişmesine de bu gündemin bırakın değişmesini, varlığından haberdar olan kitle toplam nüfusumuzun kaçına tekabül eder diye düşündüm ve maalesef hiçte iç açıcı bir sayı çıkmadı ortaya, çünkü bu tip programların tümünün izlenme oranı izleyici kitlesinin sadece  %15-20  arasında olduğunu biliyor muydunuz. Evet,  bu şovlar sadece %20 lik bir kesime yapılıyormuş. Diğer vatandaşlar ya ilgisiz, ya magazinci, ya cahil ya da gündemi takip edebilecek araç ve gerece sahip değil. Ne kadar yazık değil mi. Son on yılın Değişmeyen tek ve en sık gündemde kalan maddesi şehit haberleri ve ona bağlı olarak tabi ki, haberi sunan spikerin ağıtlar yakması. Siyasilerin Devlet büyüktür tekerlemeleri. Diğer gündemdeki manşetler, sırasıyla Balyoz, Ergenekon, Oda TV, Aziz Yıldırım (FB) ve PKK örgütünün sivillere ve SSK ya yönelik mayınlı ve tuzaklı eylemleri. Suriye yi demokratikleştirmek için harcanan onca çaba. 100 000 kişinin sabah akşam kral sofralarıyla beslenmeleri ve Suriye milislerinin bir dönem yurdumuzda üs kurmaları da buna dahil edilebilir.                                                                      Siz her ne kadar yandaş, karındaş medya yoluyla ve eksik etek badem bıyık laf ebelerinizle tüm medyada kendinizi ve yaptığınız rezilce hataları savunsanız da, diliniz pelesenk olup dolaşıyor. Haya ve izanınızın olmadığı malum, riya ve yalan paçanızdan akıyor.

Nihayetinde vatandaş ölen evladına şehit adı takılmasıyla geri gelmeyeceğinin bilincine varmış durumda, birde cennete gidip gitmeyeceğinden şüphe duymaya başlarsa o zaman kıyameti koparacak.  Hakkari de, Şemdinli de neler olduğunu anlatmazsanız da halkın sesi çıkmaz devri kapanmışa benziyor.

Yukarıda saydığım konular elbette ki vatandaşımızı yakından ilgilendiren konular. Fakat asıl konu bu karmaşa içinde hep gözden kaçıyor.

Ey Hükümet yetkilileri, siz hükümeti devraldığınızda iç dış borç toplamı 200.Milyar dolardı. Bu Gün bu rakam, 700. Milyar doları geçmiş durumda. Bana duble yol Metro hattı yaptık demeyin Metro hattı 3 milyar dolar, Bu güne kadar yollara harcadığınız para 20 milyar doları geçmez. Oysa devleti tüm kazanımlarını satmanızdan dolayı, uğrattığınız zarar bunun iki katı.

Yatırım olarak Hızlı Tren projesi diye bir şey çıkardınız, ne olacağı meçhul, eski raylarda Yeni tren karoserlerine hız denemesi yaptırarak kaç kişinin ölümüne sebep olduğunuzu o size bağlı olan medyanızda neden konuşmuyorsunuz. Veya Geldiğinizde vatandaşın eti 15-20 TL arası bir ücretle alabildiği bir dönemden 35-60 TL arası bir fiyatı ödeme dönemine hangi hızla geçtiğini TV lerde niçin tartışmıyorsunuz. Sebze ve Meyvelerimizi Avrupa piyasasından daha pahalıya yediğimizi inkar ede bilir misiniz?

Başınız sıkıştığında muhalefet gelsin konuyu görüşelim gibi beylik laflar sarf etmenize, toplumca ve esefle gülüyoruz. Terörün yoğunlaşmaya başladığı dönemde, muhalefetin meclisin acil toplanma önerisine, alaycı bir ifadeyle “Toplanacaklarsa meclis orada, üç beş asker öldü diye koskoca meclis toplanır mı” diyecek kadar fütursu adamlar sizin bakanlarınız değimli?  İşte biraz geç olmasına rağmen, o derin uykuya dalan koca dev uyanmak üzere. Uyanıp ta tüm mahmurluğu üzerinden attıktan sonra size şimdiye kadar neyi yapıp neyi yapmadığınızı soracak.  Oy vermeye üşenip gelmeyen atalet mahkumlarımız tam tekmil, seçim sandıklarına gelecekler. Bu memlekette hala %20 ye yakın bir seçmen oy vermeye girmiyor. Yeminli hacıların otobüslerle seçim bölgelerine taşındığını düşünürsek, bu oy vermeye gitmeyen aymazların vatandaşın laik kesiminden oldukları aşikardır.


Ey yurdum insanı, saksı sadece süs için konmamıştır omuzlarınızın üstüne, ondan güzel çiçekler alabilmeniz için sulamanız gerekir. Başkasının döktüğü su zehirdir sizin saksınız için.

Son seçimlerde 48 milyon seçmen olduğu söylendi, fakat seçime 8.700.000 seçmen katılmadı. Katılan seçmenlerin 17 milyonu bu günkü hükümete oy verdi. Barajın altında kalan Küçük partilerin oylarının % olarak diğer barajı geçen partilerden daha fazlasını hanesine yazan Hükümetteki parti % 50 küsurla iktidar oldu. Aldığı oy oranı 18 milyon civarı olan bir partinin 48 milyon seçmeni olan bir memlekette %50 küsur oya sahip olabilmesi düşündürücüdür ve seçim yasasının değiştirilmesi gerektiğinin ilanıdır. O sebepledir ki; İlk defa bu yıl hükümet istifa sesleri yükselmeye başlamıştır. Yurdumuzdaki 80 binin üzerindeki camiyi merkezi sisteme bağlayıp, propaganda aracı olarak kullanmanızda işe yaramayacak. Bu milletin ocağına, aşına ateş düşürdünüz mü dünyanın tüm güzelliklerini verseniz de onu kandıramazsınız.

Ok yaydan çıktı, sayın hükümet yetkilileri. İstifa edin.

Cemal Kazım Demir

27.09.2012