Çivileme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çivileme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2013 Perşembe

ULUS NEDİR, ULUS, MİLLET KAVRAMLARI


Bu günlerde çok konuşulan anayasa değişikliği için kavram kargaşası yaratılıyor. Oysa her şey o kadar açık ki?
Parlemontonun Türkiyede yaşayan 34 değişik etnik kökene atfen bir anayasa yapmansı imkansız. Kürtler için anayasa değiştirilmek isteniyorsa diğer etnik kökenlerin günahı nedir? Bu iş öyle oldu bitti işi olamaz. çok büyük sorunları beraberinde getirir. Bunun vebali büyük olur.

Önce küçük bir özet: Ulus Nedir? millet kavramının temelini oluşturan Din,dil,kültür,duygu ve düşüncenin bireyden bireye farklılık göstermiş olduğu toplumdur. Halk kavramından farklı olmasının nedeni,Yalnızca bir etnik grubun farklılaşma göstermesidir Bir milletin tek başına farklılaşmasına Ulus denir. Halk kavramı ise Ulus ve milletleri de kapsamaktadır.

Kaynakça1.^ Jorge Larraín bu iki yaklaşıma bir üçüncüsünü de ekler: tarihsel-yapısalcılık(historical-structural); inşacı yaklaşımı tümüyle reddetmemekle birlikte, toplumu bir araya getiren kimi etmenleri de dikkate almayı savunur. J. Larraín, Identity and modernity in Latin America, Wiley-Blackwell, 2000, sf. 372.^ Anthony D. Smith, The nation in history: historiographical debates about ethnicity and nationalism, UPNE, 2000, sf. 56
Millet/Ulus Nedir ? (Tanım 1) : Millet kavramının temelini oluşturan din, dil, kültür, duygu ve düşüncenin bireyden bireye farklılık göstermiş olduğu toplumdur. Halk kavramından farklı olmasının nedeni, yalnızca bir etnik grubun farklılaşma göstermesidir. Bir milletin tek başına farklılaşmasına ulus denir. Halk kavramı ise ulus ve milletleri de kapsamaktadır. Millet/Ulus Nedir ? (Tanım 2) : Belli bir coğrafya üzerinde yaşayan, ırk, dil, din, tarih, yasa, geleneklerin ve adetlerin birliği, fizik ve fikri benzerlikler, ekonomik ihtiyaçların üretimi gibi sebeplerle birlikte yaşamak hususunda bir arzu duyan ve meydana getirdikleri medeniyetin özelliklerinden dolayı ve bunlar oranında kendilerini diğer milletlerden farklı hisseden insanlardan oluşan toplumdur. Millet Nedir ? (Detay) :Ortak bir kültür çerçevesinde bütünleşmiş ve tarih bilincine sahip en büyük insan topluluğudur. Eski çağlarda kan birliğiyle oluşan kabile, aşiret veya halk anlamında kullanılmıştır. İnsanlar, benzer özellikleri nedeniyle ortak sosyal, siyasi ve iktisadi işleyişler içinde uzun tarihi süreçler boyunca birlikte yaşamayı tercih etmekte ve aktarılan miras sonucu millet olgusu ortaya çıkmaktadır. Milleti meydana getiren en önemli unsur, tarihi bir süreç içinde kültür veya birlikte yaşama şeklinde ortaya çıkan ortak bir iradenin varlığıdır. Burada söz konusu edilen ortak kültür, birlikte yaşama iradesi ve ortak tarih gibi unsurlar, esasen karşılıklı bir etkileşim içindedirler. Ve her zaman birbirlerinin doğal neticesi olmayabilirler. Mesela ABD'de değişik kültürlerden gelen insanların birlikte yaşama iradeleriyle milleti oluşturmalarına karşılık, Türk milleti birbirinden ayrı siyasi kurumlar içinde bulunmaktadır. Dil, din veya sosyal gelenekler gibi kültürel özellikleri aynı olmasına rağmen birçok Türk devleti mevcuttur. Görüldüğü üzere millet çok genişbir coğrafi alana yayılmış olabilmektedir . Böyle bir durumda mevcut çevre şartlarının sebep olduğu sosyal, siyasi ve iktisadi farklılıklar ortaya çıkabilir Kısaca millet bir topluluğun en kapsayıcı ve genel düzeydeki adıdır. Daha küçük sosyal ölçeklere doğru inildikçe ve yerel şartlara göre özelleştikçe kültürel, siyasi, sosyal ve ekonomik farklılaşmalar gözükür. Bir topluluğun "millet/ulus" olarak adlandırılabilmesi için:1. Toplulukta ortak bir dilin konuşulması,2. Topluluğun tarihsel geçmişe sahip olması,3. Şimdi bir arada yaşayan bu topluluğun, gelecek için de bir arada yaşama inancında olması,4. Topluluktaki bireylerin birlik ve beraberlik içinde, ortak duyguları paylaşması,5. Toplulukta kültürel ortaklık bulunması gereklidir. Milletlerin oluşumuna dair tezlerMillet'in oluşumuna dair tezler kabaca iki ana yaklaşım altında toplanır: Özcü yaklaşım ve İnşaacı yaklaşım.[1] Özcü yaklaşıma göre milletler toplumsal tarihin doğal ürünü olan birimlerdir. Bu birimlerin temelini kanbağı, dil, din, ortak tarih gibi bir takım kültürel elementler oluşturur. Bu kimlikler birey veya topluluğa doğuştan verilmiştir; bu nedenle birey veya topluluk tarafından reddedilmeleri çok zordur. Bu ortak özellikler kitlelerde doğal olarak bir birliktelik hissi veya milliyetçilik oluşmasını sağlayarak milletin harekete geçmesine ve kendi devletini kurmasına neden olur.İnşacı yaklaşıma göre, milletler tarihsel sürecin görece daha geç döneminde ortaya çıkmış bir olgudur; ayrıca kapitalizmin ortaya çıkışı, sömürgecilik, modern devletin yapılanması ile yakından ilgisi vardır. Başka bir deyişle, milletin oluşumu insan toplumunun ortaya çıkmasıyla birlikte ortaya çıkmış bir olgu değildir. Toplumsal gelişimin belli bir safhasında meydana gelmiş bir üründür. Herşeyden önce bir milletin oluşumundan önce bir milliyetçilik akımının ortaya çıkmış olması gereklidir.[2] Atatürk'ün Millet AnlayışıAtatürk'ün millet anlayışını, Prof Dr Afet İnan tarafından, ilk kez 1930'da yayınlanan "Vatandaş İçin Medeni Bilgiler" adlı kitaptan öğreniyoruz. Bu eserin önemli özelliği, Atatürk'ün doğrudan doğruya kaleme aldığı belgelere dayanmasıdır. Atatürk'ün millet ve milliyetçilik anlayışı, Anayasamıza göre devletin temel niteliklerinden biri olduğundan üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir.Atatürk'e göre; "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir." Türk milletinin ortaya çıkışında etkisi görülen doğal ve tarihsel olgular şunlardır:• Siyasal varlıkta birlik: Türk milleti, bir halk yönetimi olan Cumhuriyetle yönetilen bir devlet kurmuştur. Tarihte, çeşitli kıtalara yayılan Türk Devletleri görülmekteyse de günümüzde Türk ulusu varlığı için, üzerinde bulunduğu yurttan memnundur. Çünkü Türk, derin ve ünlü geçmişinin, büyük ve güçlü atalarının kutsal kalıtlarını bu yurtta da koruyabileceğine; o kalıtları, şimdiye değin olduğundan çok daha fazla zenginleştirebileceğine inanmaktadır.• Dil birliği: Türk milletinin dili Türkçe'dir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Ulus, geçirdiği sayısız sarsıntılar içinde ahlâkının, erdemlerinin, gelenek ve göreneklerinin, anılarının, kendi yararlarının, kısaca bugün kendi milliğini oluşturan her şeyin diliyle korunduğunu görmektedir. Türk dili Türk ulusunun yüreğidir, belleğidir.• Soy ve köken birliği: Türkler, Sibirya steplerinden başlayarak Orta Asya, Rusya, Kafkasya, Anadolu, dünkü ve bugünkü Yunanistan, Girit ve Romalılardan önceki Orta İtalya, kısacasıAkdeniz kıyılarına değin yayılmış, yerleşmiş ve birbirinden farklıiklimlerin etkisi altında başka soylardan gelen insanlarla binlerce yıl yaşamış ve kaynaşmıştır. Bu geniş coğrafyada ailelerin birleşmesiyle boylar; boyların birleşmesiyle özler; özlerin birleşmesiyle siyasal bir topluluk olan eller ve ellerin bir merkezde birleşmesiyle de büyük bir toplum oluşmuştur. Türk milletini oluşturan insanlar arasındaki farklılıklar bu kaynak genişliğinin sonucudur. Türk milletinin siyasal ve toplumsal birliği içinde, Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenen yurttaş ve milletdaşlarımız, millet bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmaz. Çünkü milletin bu bireyleri de genel Türk toplumu gibi aynıortak geçmişe, tarihe, ahlâk anlayışına ve hukuka sahip bulunmaktadırlar. İçimizde bulunan Hırıstiyan, Musevi yurttaşlar, yazgılarını ve geleceklerini Türk milliyetine kendi vicdanlarından gelen istekle bağladıktan sonra, kendilerine yan gözle yabancı diye bakılması, uygar Türk milletinin soylu ahlâkından beklenebilir mi? • Tarihsel yakınlık: Geniş bir soy kaynağından gelmeleri ve nüfus yoğunluğu açılarından düşünülecek olursa, Türk budunları arasındaki manevi bağın gevşek olması, çeşitli adlar altında çeşitli roller oynamalarıçok doğaldır. Bu nedenledir ki tarih, olaylarını yazdığı budunları nerede, nasıl ve hangi adla tanıdıysa o biçimde yazmıştır. Ancak sonuçta, Türk ulusunu oluşturan insanların tarihi birdir.• Ahlâk yakınlığı: Atatürk, ahlak kavramını, örf ve adete yakın bir anlamda kullanmaktadır. Buna göre, ahlaksal düzen tek tek belli kişilerin ötesinde ve üstünde yalnız toplumsal ve ulusal olabilir Ulusun toplumsal düzeni ve güvenliği, bugünkü ve gelecekteki rahatlığı, mutluluğu, esenliği ve korunmuşluğu, uygarlıkta ilerleme ve yükselmesi için insanlardan her bakımdan ilgi, çaba, özveri; gerektiğinde seve seve özvarlığını gözden çıkarmayı isteyen milli bir ahlaktır. Ahlakın kaynağı toplumdur, millettir Türkler, aşağı yukarı hep aynı ahlak anlayışına sahiptirler.Bu açıklamalardan sonra milletin tanımı şu şekilde yapılmıştır: Zengin bir anı mirasına sahip bulunan; birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmada samimi olan; sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa ulus adı verilir.

AYRIMCIYIM. EVET İTİRAF EDİYORUM HAKİM BEY, HEMDE USLANMAZ BİR AYRIMCIYIM.

Toplumdaki, Çevremdeki hatta ailemdeki İnsanlara yüreğimde hep ayrı bir yer veririm. Bu iyi, bu kötü demem ayrım yaparken. Bu iyi, bu kötü yetiştirilmiş diye düşünürüm hep.
İnsanları, kılık kıyafet, dil, din, mezep, ırk ve fikirlerine göre sınıflandırmak kimsenin haddine olmadığı gibi benimde haddime değil.
Fakat ben yine de uslanmaz bir ayrımcıyım ve seninle hiç bir zaman yaşamak istemiyor, hiç değilse seni, yaşadığım çevremde görmek istemiyorum.
Hayır!.. Senden nefret etmiyorum kuş beyinli kardeşim, nefret duygusu ancak sahibini küçültür. Çünkü nefretin başdığı an insanda var olması gereken bir kaç duygudan uzaklaşırsın. Oysa ben insan olabilmek için çaba gösteren biriyim, insanlıktan garip bir yaratık sebebiyle çıkmak istemiyorum.
Seni sadece sevmiyorum desem yeterli olur belki ama, sevmememin bir sebebi olmalı değil mi?
Hayır sevgili vatandaşım, benim seni sevmememin bir sebebi değil, hepsini bu sayfaya sığdıramayacağım bin sebebi var.
Sebeplerim, sırasıyle:
Fırsatçısın (Oportonist), Yalancısın, kendini kurtarmak, olayı geçiştirmek, başkasına şirin görünmek ve adamı ipe götürecek yalan atar, mahkemede gizli tanık olmakla caka satarsın.
Ahlak denen şeyden haberin olmadığı için çalmayı bir matah sanıyorsun. Hırsızsın kardeşim. Hırsızsın ve insanın sadece duygularını değil, malını mülkünü elinden alıyorsun.
Kaçakçısın, kaçak mal satar, kendini dolandırdığın devletin vatandaşı sanırsın. Çalışmayı hiç sevmez hep başkaların sırtından geçinen bir asalaksın.
Kriminalsin, adamın canına kıyan sen, karını da döversin. Yetmedi para için uyuşturucu, olmadı kadın pazarlarsın. Vitrinde olmayı seversin, vitrin bebekleri gibi popülistsin ama, duygudan bir habersin.
Kuş kadar beyninle adam kandırmaya kalkacak kadar cüretkarsın. Yandaşlığı.... Yalakalığı itibarlı bir meslek sanarsın. O sebeple her akşan televizyondasın.
Derslerde hile yapan, hayattaki her etapta şike yapan ve utanmadan... Aramızda dolaşan sensin.
40-50.000 Cana kıyıpta, utanmadan halkçı, barışçı olduğunu iddia eden. Aslında kendi ırkını üstün gören bir zavallısın.
Polise, hakime, Tapucu, gümrük memuru ve Maliyede rüşvet veren. Devletin memuyken vatandaştan rüşvet isteyen, Mahkemede yanlı karar veren kim? Yine sen...
Gişe kuyruğunda ite kaka ileri geçen, mahkemede yalan söyleyen ve.. Ve kardeşim.. Yaşadığın her yeri çöplüğe çevirip, Sokağıma tüküren "seni " nasıl ayırmamamı beklersin.
Peki, bırakın vatandaş olmayı, insan olmayı bile becerememiş biri olarak seni, benim yaşadığım toplumda, hiç değilse yakınımda olmamanı istemek. Benim en tabi hakkım değil mi?
Ben ayrımcıyım, hemde uslanmaz bir ayrımcı Görgülü ile görgüsüzü, dürüstle dürüst olmayanı, edepli ile edepsizi ayırıyor bu yürek. Ben kendine bile söz geçiremeyen uslanmaz ve ıslah olmaz bir ayrımcıyım.
Cezamı kesin benim Hakim bey.
Cemal K. Demir
14.02.2013

20 Aralık 2012 Perşembe

GENETİK HAFIZA(MIZ)




GENETİK HAFIZA(MIZ)

Her ne şekilde ve biçimde yapılsa da genetik hafızanın Uludağ sözlüğe göre tarifi şöyledir.

Irksal ve genetiksel açıdan kuşaktan kuşağa aktarılan ve içgüdülerin şekillenmesinde rol oynayan hafıza çeşididir.

Genetik hafızadan misal vermek gerekirse, Caretta Caretta kaplumbağalarının, hayatlarının ilk yumurtlamasını hiç bilmedikleri halde doğdukları yere gelerek bırakmalarını gösterebiliriz.

Yine buna benzer Alabalıkların ve hatta Yılan balıklarının binlerce mil göçü emsal gösterilebilir.

Tabiatta yaşayan canlılarda buna benzer çok örnek olduğu gibi, genetik hafızası olmayan ve bu şekilde davranmayan çok değerli canlılara da rastlamak mümkündür.

Kısacası genetik hafızamız bizi,  aslında bilinçaltı diye bir şey olmamasına rağmen, bilinçaltı davranış diye tabir ettiğimiz fakat nedenini pek bilmediğimiz yöntemle yönetir.*1

Bildiğiniz gibi, bu yıl 1961 yılında Turizm sektörüne hizmet etmesi amacıyla kurulan, Ankara Otelcilik Okulunun 50. Yılını kutluyoruz. 50 yıl içersinde çeşitli coğrafyalarda yaşamını sürdüren okulumuz mezun sayımızın 2000 rakamına ulaştığını düşünüyorum. Elli yıl…  Bir ömürlük zaman.  Her AOO mensubunun yarım asırlık bir geçmişe sahip olmaktan gurur duyduğuna ve kutlamalarda beraber olmak isteyeceklerine inanıyorum.

Fakat değişik ülkeler, hatta kıtalarda ikamet eden bu kadar kişiyi bir araya getirmenin imkânı olmadığı için, bu yılın tümünü, yani ellinci yılı devirdiğimiz Eylül 2011 tarihinden başlamak üzere bir yıl sürecek, “50. Yıl kutlamaları” adıyla, 1 Eylül 2012 ye kadar sürecek bir kutlama yılı ilan edelim. Konumuzla ilgili çeşitli paneller düzenleyelim. Öyle ya elli yılı devirdik ama biz ne olduk, nereye vardık, turizme katkımız oldu mu?

Tabi, eski arkadaşlarla toplanıp hoş sohbet saatler geçirmeyi de ihmal etmeden dönüp arkamıza geçen 50 yılın bilançosuna şöyle bir bakmamız gerekmez mi?

İşte bir gurup AOO mezunu olarak, olayları yerinde tespit için 24 Eylül 2011 de Ankara’dayız.

Eski okul binası yerinde duruyor mu, etlik kavşağı, yeni mahalle yolu, EGO Otobüsleri hizmette mi gibi birçok soruya cevap arayacağız. Şaka bir yana, hafızanı tazelemek istiyorsan ta.. En başa dönerek, detayları bulup çıkaracaksın. O zaman şimdiki yerini tam olarak tespit edebilecek bulgu ve bilgiye sahip olabilirsin.

Aslında bizi Ankara’ya bu işin başladığı yere, yani doğduğumuz yere çeken şeyin bizim genetik hafızamız olduğuna inanıyorum. Nedeni açıklanamayacak bir durum bu.

Bizim türümüz genetik hafıza mirasını terk edemez, edemiyor. Bırakalım o zaman bizi birazda duygularımız yönetsin. Konu genetik hafıza olunca… Bizim Careta Caretta kaplumbağaları ile aramızda hiç farkımız kalmıyor.
Cemal  K.Demir                                                                                                                                                                                       
15 09.2011

TURİZMİN GELECEĞİ CEHALETE TESLİM EDİLMİŞ

BAŞTA SAYIN ANKARA OTELCİLİK OKULU MÜDÜRÜ VE TÜM  “ANADOLU TURİZM MESLEK LİSESİ “ TABELASINI BEŞ EVLERDEKİ OKULUN ALNINA ÇAKAN SORUMLULAR.




“RESTAURANT”  TÜRKÇE BİR KELİME DEĞİL, TÜRKİYEDE TÜRKLERE HİTABEN YAZILMIŞ, TÜRKÇE BİR YAZIDA KULLANDIĞIMIZ SIFATIN  AİT OLDUĞU MEMLEKETTEKİ GİBİ İFADE EDİLMESİ, TABİRİ CAİZSE GÜZEL BİR KÜHEYLANA SEMER VURMAYA BENZER. FAKAT YAZI ŞEKLİ NE OLURSA OLSUN, TÜRKÇE YAZDIĞIMIZ İFADELERDE, DİLİMİZE GİRMİŞ OLAN BU KELİMENİN TÜRKÇESİNİ “RESTORAN” YAZMAKTA BİR MAHSUR YOKTUR. TURİZM’DE TÜRKÇE BİR KELİME DEĞİL FAKAT ONUN MENŞEİNE UYGUN OLARAK  (TOURİSM) YAZMIYORSUNUZ .

BENİM 1969 YILINDA MEZUN OLDUĞUM ANKARA OTELCİLİK OKULU’UN  MÜFREDATINDAN BAŞLAYIP, UYGULAMA DERSLERİNDEKİ LAKAYTLIĞI GÖRDÜKTEN SONRA BURADAN OTELCİ YETİŞMEZ İSYANIMI DOĞRULAR  NİTELİKTE OLAN, YEMEK FİYATLARINI DAHİ “GOOGLE’”DA İLAN EDECEK KADAR KALİTE VE ETİK DEĞERLERİN DÜŞÜRÜLMESİ BENİ HİÇ ŞAŞIRTMADI AMA FAZLASIYLA ÜZDÜ.

BENİM TÜM ESKİ MEZUN, GÜNÜMÜZÜN İYİ BİRER OTELCİLERİ VE YURTDAŞLARI OLAN ARKADAŞLARIMDAN BİR RİCAM VAR. GELİN OTELCİLİK OKULUNUN AÇILIŞININ 50. YILINI KUTLADIĞIMIZ BU YIL, OTELCİLİĞİN GELECEĞİNİ KURTARALIM VE HİÇ DEĞİLSE ANKARA OTELCİLİK OUKLUNUN BU DURUMUNU DÜZELTMEK İÇİN, BİR PANEL DÜZENLEYELİM, SORUNLARI TESPİT EDİP, GEREKENİ YAPALIM. OKULUMUZUN 50. YILINDA AVRUPADAKİ EMSALLERİ ARASINDA GÖSTERİLMESİ GEREKİRKEN DÜŞTÜĞÜ HALLERE BAKIN.

TATBİKİ DERSLERDE ALKOL YASAK, DOMUZ ETİ Mİ ? ALLAH KORUSUN. ZİHNİYET BU OLUNCA DA SORMAK GEREKİR.

MESLEĞİMİZİN OLMAZSA OLMAZI OLAN, TURİZMİN , OTELCİLİĞİN VE TABİKİ MEDENİ İNSAN İLİŞKİLERİ VE DAVRANIŞLARININ,  ÖĞRETİSİ, “ADABI MUHAŞERET KURALLARI EĞİTİMİ”  (ETİKET) KALKTI MI  OKUL MÜFREDATINDAN. BAHÇESİNGE GÖZLEME SATILAN BİR OKULUN RESTORAN KASASINDA FİŞ KESEN BİR ÖĞRETMENİ VAR. SANIRSINIZ Kİ, DÖNER SERMAYE BEKÇİSİ. KAFERTERYA DA 3. SINIF BİR ESNAF LOKANTASI.

T.C. MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI YETKİLİLERİ SİZE SORUYORUM. SİZİN BU OKULDA TURİZMCİ YETİŞTİRMEYE NİYETİNİZ VAR MI?

ŞU ANDA BİLE BEN BU OKULDAN MEZUN OLDUĞUMU SÖYLEMEKTE ZORLANIYORUM. OKULUN YÖNETİLDİĞİ  ZİHNİYETLE  BURADAN 3. CÜ SINIF TURİZMCİ ÇIKARABİLİR DEMEK BİLE  İNANDIRICI OLMAZ.

16.12.2011

CEMAL K. DEMİR.

TOPLUMUMUZDAKİ ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ, ÖZGÜVEN DUYGUSU NASIL OLUŞUR

“ Güvenmek”, Türk Dil Kurumu,  kelimenin anlamı şöyle açıklıyor. “Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve  *1 bağlanma duygusu, itimat.  Bence, bu kelimenin anlamlarından sadece biri olmalı yukarıdaki bu TDK açıklaması. Çünkü güvenmek göreceli bir kavramdır. Neye, kime,  ne zaman, ne kadar, nasıl ve neden güvenmek gerekiyor, bir güven değerlendirmesi yapmak için, önce o verileri almamız gerekiyor. Güvenmenin azı çoğu olmaz, ya güvenirsiniz, ya güvenmezsiniz. Ama en tehlikelisi güvenmeden güvenmiş gibi görünüp, biat etmek. Dini öğelerle beslenen yaptırım gücü gibi, güç (İkna gücüde olabilir.) karşısında ram etmek. (Bilgi eksikliğinden kaynaklanan teslimiyet derecesinde bağlılık) Her halükarda güven duygusu gebelik gibidir, ya tam olur yâda hiç. Güven kelimesinin resmi bir kuruluşumuz olan TDK tarafından onaylanmış bir anlamını yazmamın sebebi, aşağıdaki listede size soracağım sorulara anlamını bilerek cevap vermeniz içindi. Bu açıklamayı yaptıktan sonra rahatça sorularımıza geçebiliriz. Bu soruları lütfen kendinize sorun ve cevabını da kendinize verin.


Sorular:

 Siz kendinize güveniyor musunuz, güveniyorsanız en çok hangi konuda güveniyorsunuz.

Sırdaşı olduğunuz var mı, varsa en az kaç dostunuza güveniyorsunuz.

Size en yakın duran insanlara, Karınıza, (Kocanıza) çocuğunuza, akrabalarınıza ve komşunuza her konuda güveniyor musunuz? Güvendiğiniz ve güvenmediğiniz tarafları nelerdir.

Bakkalınıza, Muhtarınıza, Hizmetçinize ve kapıcınıza güveniyor musunuz?

Bankalarınıza, Bankacınıza, Borsanıza, Sanayinize Güvenebiliyor musunuz?

İşçinize, memurunuza, Öğretmeninize, Hemşirenize güveniyor musunuz?

Çiftçinize, lokantanıza, otelcinize, işletmecinize ve Fabrikalarınıza güveniyor musunuz?

Kapınızın kilidine, elektrik idaresi ve sular idaresine, Otobüs işletmesi veya İDO’ ya ne kadar güveniyorsunuz.

Sütçünüze, temizlikçinize, terzinize, sucunuza, fırıncınıza güveniyor musunuz?

Hükümete, Bakanlarınıza, Milletvekilinize, Size sormadan yasa yapan, Millet Meclisinize güveniyor musunuz?

Vatanınızı koruması gereken Genel Krm Bşklğı na bağlı tüm Deniz Hava be Kara birliklerinize, askerinize güveniyor musunuz?

Polisinize Güveniyor musunuz?

Doktorunuza Güveniyor musunuz?

 Sendikacınıza, SGK ya, Tedaş ve İgdaş, Ayedaş’a güveniyor musunuz?

Basına güveniyormusunuz diye sormaya gerek duymuyorum. Çünkü güvensizliği aşılamak ve korku salmak için önce medya ele geçirildi. Taraflı ve yandaş tabir edilen bir medya hizmet lordları kapladı tüm yurdu.

 Adalete güveniyor musunuz?

Hukuka güvenir misiniz?

Avukatınıza güvenebiliyor musunuz?


Şayet güvenmediğinizde memlekette büyük bir karışıklık çıkacağını bildiğiniz, yargıya güveniyor musunuz? Mahkemelerde hâkimlerin, adil karar verdiğine inanıyor musunuz?

Devletin (Sıfatlarının başına Cumhuriyet getirilmiş olan) Savcılarınıza güvenebiliyor musunuz?

Bu sıralama daha birçok kurum ilave edilerek uzatılabilir ve siz yukarıda sırasıyla yer alan bu kurumlara inanabilir veya hiç inanmayabilirsiniz. Bizim niyetimiz, kurumlara inanan ve inanmayanlar anketi yapmakta değil. Ama bu toplumda yaşayan bizlerin, huzur içinde yaşayabilmemiz için tüm bu kurumlara önce inanmamız, inanabilmemiz, sonra da güvenmemiz gerektiğini ısrarla vurgulamak istiyorum. Çünkü Güvenmemek kuşku yaratır insanda, kuşku daha sonraları korkuya dönüşür ve korkan insan, korktuğu şeyi yok etmek için her türlü metoda başvurur. Böylece hukuksuzluk başlamış olur.


Acaba, güvensizlikten doğan korkular değil midir bu kadar üst düzey askeri erkânı içeri tıkmanın sebebi diye sormak gerekir. Ki ilerde tarih bu günleri de sorgulayacaktır muhakkak.

Üzülerek belirtmeliyim ki,  şu anki durumumuz maalesef fanatik futbol taraftarları gibi, bir birbirine kin kusa ve bir kaç guruba bölünmüş toplum olamayacak kadar ayrışmış kaotik bir durum arz ediyor.

Aslında bütün bunlara sebep o kaybolan, elimizden, benliğimizden kayıp giden ve tamamen yok olan “Güven duygusu”  210 uncu davası görünen Ergenekon,  O sayıyı da geçmesi muhtemel Balyoz, Basına Yönelik davalar, Öğrencilerin apar topar içeri tıkılıp, birçoklarının, aylarca bazen yıllarca haklarında doğru dürüst, belgeli, kanıtlara dayanan suç unsuru teşkil edecek delillerin olmamasına rağmen tutuklu bırakılmaları, zavallı vatanımın kemiklerine kadar işlemiş “güvensizlik duygusu” değildir de nedir. Şimdi kapatılan, kapatılmasına sebep olarak, Mahkemelerimizin halkımızın tepkisini ve adalet duygularını bile hiçe sayarak Bazı kişilere,  özel muamele yapmaları gösterilerek halkın mahkemelere olan güveninin sarsılmasına aldırmadan bu densizliğe göz yuman erk’in, yurt çapında gittikçe felaket doğuracak şekilde büyüyen bu “Güvensizlik duygusunun artmasında hiç mi payı yok. Tabi var, fakat bu içimizdeki güvensizliğin oluşmasında ve bu denli büyümesindeki en büyük sorumlusu sensin be kardeşim. Sen. O okuryazarlığı alfabe düzeyinde kalmış,  o sırtını sıvazlayana üç günlük beylik için kuyruk sallayıp yalakalığını yapan zat-ı muhterem kafanı çevirme! Ben seni kast ediyorum. Emin ol o hiç okumamış vatandaşım bile senden onurlu, çünkü o hiç değilse yaşadığı dünyanın farkına varamayanlar sınıfından. Sen Bir kaç yandaş medya mensubu tarafından "Aydın" sınıfına terfi ettirilmiş yarım akıllı entel, (Kelimenin tamamı Entelektüel olacak, Entel yarım akıllılara yakıştırılan bir ad.)  Başkasından aldığın emanet fikirleri, utanmadan kendine aitmiş gibi uluorta söyleme ayıbını façasında taşıyan zat-ı muhterem. Senin yaptığına sebepte özgüven eksikliğin değildir de nedir. Ne anlama geldiğinden bihaber ezberlenen bu telkinleri, 23 Nisan bayramında şiir okuyan ilkokul talebesi gibi nefes nefese bir çırpıda yumurtlamalarının komik kaçtığının farkında olmamak bile bir özgüven eksikliğidir. Tüm açık oturum dedikleri, yanlışlıkları ütüleme toplantılarında birbirinin kopyası tarzlarıyla sayıları baskıyla azaltılan, kendilerine muhalif kişilere yaptıkları bitmez tükenmez saldırılarda bir güvensizlik unsurudur. Bu davranışları onlara yaptıkları kendilerine olan güvensizlik duygusunun, yani  "Özgüven eksikliklerinin" sebep olduğu korkudur. Karşı bir soruyla cahil karnının patlayıp, tüm cahillik adındaki kepazeliğin ortama kötü kokular saldığının da farkında olmamak insanda olması gereken güven eksikliğinden değil midir?  Sen siyasi ve ekonomik çıkarını gözeten komprador, sende hiç insaf var mı? Memleketin geleceğini bir pul, bir akçeye satarken, az da olsa akıllı bir yaratık olan insanda bulunması gereken özgüvenini kaybetmiş olman mümkün mü? Çünkü sıhhatli düşünen bir ergin geleceğini hiç bir zaman satma yönünde karar vermemelidir. Özgüven eksikliğin ve hırsların seni panikletmiş, sen geleceğini da sattığının farkında bile değilsin.


Bütün bunların güvenmekle ne alakası var derseniz, çok alakası var derim.  Çünkü güven,  donanımlı, bilgili, kişiliği gelişmiş insanlarda bulunan bir duygudur. Şöyle de tarif edilebilir,  özgüven sahibi, kişilikli bir birey olmak için, en az üç kuşak önceden eğitilmeniz, bilgi birikiminiz, analiz yeteneğiniz ve tüm bunların getirdiği insanın en önemli vasıflarından biri olan düşünme yeteneğinin gelişmiş olması gereklidir. Bazı istisnalar olsa da bu böyledir. Bizde bir çocuğun kişiliği ancak 35 ine geldiği zaman gelişiyorken, bu rakam batılı ülkelerde 18-21 yaş arasında gerçekleşiyor. Bu yaşa gelen bir batılı tüm sorumluluğunun bilinciyle vatandaşlık görevini yerine getirirken. Bizde 35 Yaşındaki bir vatandaş, hala ekonomik olarak babasına bağımlı yaşıyor. Böyle bir kepazelikten nasıl sağlıklı toplum oluşabilir ki.


İyi, yaşam kalitesi yüksek toplum, özgüveni olan bireylerin oluşturduğu toplumlardır.


Toplumumuzun en büyük talihsizliği, gerek dini sömürüler gerekse siyasi sömürülerin rahatça yapılabilmesi için, bilinçli olarak eğitim sistemimizde bile öz güvenimizi aşılayıp sağlamlaştıracak dersler konulmamış. Daha önce var olan, felsefe dersleri bile kaldırılmış bir eğitim sistemimizde nasıl özgüveni olan bireyler olarak yetişmemiz mümkün mü? Dini inancın da başlı başına bir felsefi olgu olduğunu düşünürsek, felsefe bilimini kavramayan bir kişinin dini algılaması da ezberden öteye gidemeyip yüzeysel bir inanış olmaz mı? Akıllı adam soru soran ve sorduğu soruya mantıklı bir cevap arayan insandır. Dini konularda soru soramayan veya sorduğunda aldığı cevaplara, mantıksız olsa bile inanmak durumunda kalan bir insana siz akıllı diyebilir misiniz? Ya da b soru soran kişi akıllı ama kişiliği yeterli düzeyde değil, yani “özgüven eksikliği var” o zamanda en iyi ihtimalle aldığı cevaptan tatmin olamayan bu kişide dinine, inancına karşı oluşan güven eksikliğinin onun ömür boyu Araf’ta kalmasına sebep olmayacak mıdır?  Bir toplumun kaderi Araf’ta bırakılmak olmamalı.


Madem kendinize güvenmek istiyorsunuz size güven verecek tedbirleri almalısınız. Bunun da başında iyi bir hazırlık gelir. Hazırlık kanaatlerimizin, düşüncelerimizin, hükümlerimizin derlenip toparlanmasıdır. His ve fikir dünyamızın ürünleri deniz dibindeki çakıllar gibi daima derinlerde dururlar. Hazırlanmak bu derinlere dalıp çakılları çıkarmak, temizlemek cilalamak ve tasnif etmektir.


Bu çalışmalar sonunda ortaya çıkacak en kıymetli eser içimizden doğup gelen eserdir. İrademiz dâhilindeki davranışlarımızı denetleyerek irademiz dışındaki davranışlarımızı düzenleyebiliriz.


 İnsanın aklı bir bahçeye benzetilebilir. O bahçe tanzim edilir, o bahçeye bakılırsa orada güzel ve faydalı bitkiler yeşerir. Kendi haline bırakılırsa ortalığı yabani otlar kaplar. İnsan bahçıvan gibi aklını tanzim etmekle yükümlüdür. Bunu yapan sonunda ruhunun da bahçıvanı olduğunu keşfeder. İnsanın başarısı, gayretinin başına kondurulmuş bir taç, düşüncelerinin boynuna geçirilmiş bir çelenktir. İnsan hayatında yalnız, emek ve emeğin neticeleri vardır. Neticenin gücü emeğin ölçüsündedir.


Şans yoktur her kuvvet emek mahsulüdür. Hayat bir mücadeledir. Aynı şekilde içinde bulunduğumuz her saniyenin sınavı da bir mücadeledir. Bu mücadelede dövüşenler kazanırlar. Bu şartları beğenmeyebiliriz, onları değiştirmek elimizde değildir zaten. Ancak cesaretli olanlar mücadeleyi kazanacaklardır. Cesaretinizi unutup dövüş sahnesine çıkarsanız, her hamlede mağlup olursunuz ve sahneden eliniz boş inersiniz.


 Kendine güven kazanmanızın en mükemmel yolu başarısızlığa imkân vermeyecek kadar iyi hazırlanmaktır. En büyük ilham çalışmaktır. Karşımızdakinin ne düşündüğünü bilseydik, ne olduğunu da bilirdik. Bizi biz yapan düşüncelerimizdir. Yaşamımızı belirleyen ruhsal yapımızdır. Hepimizin uğraşmak zorunda olduğu en büyük ve aslında tek sorun; doğru düşünceleri seçmektir. Eğer bunu yapabilirsek bütün sorunlarımızı çözme yolunda adımlar atarız.


 Bakın sosyal bilimciler ve psikologlar,  Özgüven konusunda ne diyorlar.


 Anne-baba olarak hepimiz, çocuklarımızın sınıfta tedirgin olmadan parmak kaldırıp öğretmene anlamadıklarını sorabilmelerini, düşüncelerini kendinden emin bir şekilde ifade edebilmelerini isteriz. Bütün bunların çocuğunuzun özgüven gelişimiyle direk ilgili olduğunu hiç düşündünüz mü? Özgüven sadece okul yaşamında değil, kişisel ve sosyal yasamda da önemlidir


Araştırmacılar, birbirlerini tamamlayan iki çeşit özgüvenden bahsetmektedirler. Bunlardan birincisi iç, diğeri dış özgüvendir. İç özgüven, kendimizden memnun ve kendimizle barışık olduğumuza dair inancımız ve bu konuda hissettiklerimizdir. Dış özgüven ise dışarıya kendimizden emin olduğumuz seklinde verdiğimiz görüntü ve davranışlardır.


Cemal K.Demir


30.07.2012



ANADOLU İNSANI ve CUMHURİTET DÖNEMİNDE GELİP GEÇEN HÜKÜMETLER

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, yurdumuzda gündem çok hızlı bir şekilde değişiyor. Daha doğru söylemek gerekirse çoğu zaman asıl meseleden saptırmak için yeni gündem yaratılıyor. Her konu sözde tüm medyada karşıt görüşlerle tartışılıyor gibi yapılarak, uyutma taktiği uygulanıyor. Bu gidişatın uzun zamandır işe yaramasına ben çok şaşırdım. Ama açık söylemek gerekirse acemice yapılan bu programların halk tarafından tepki göreceğini sanıyordum. Sonra bir şey keşfettim. Gündem değişiyor değişmesine de bu gündemin bırakın değişmesini, varlığından haberdar olan kitle toplam nüfusumuzun kaçına tekabül eder diye düşündüm ve maalesef hiçte iç açıcı bir sayı çıkmadı ortaya, çünkü bu tip programların tümünün izlenme oranı izleyici kitlesinin sadece  %15-20  arasında olduğunu biliyor muydunuz. Evet,  bu şovlar sadece %20 lik bir kesime yapılıyormuş. Diğer vatandaşlar ya ilgisiz, ya magazinci, ya cahil ya da gündemi takip edebilecek araç ve gerece sahip değil. Ne kadar yazık değil mi. Son on yılın Değişmeyen tek ve en sık gündemde kalan maddesi şehit haberleri ve ona bağlı olarak tabi ki, haberi sunan spikerin ağıtlar yakması. Siyasilerin Devlet büyüktür tekerlemeleri. Diğer gündemdeki manşetler, sırasıyla Balyoz, Ergenekon, Oda TV, Aziz Yıldırım (FB) ve PKK örgütünün sivillere ve SSK ya yönelik mayınlı ve tuzaklı eylemleri. Suriye yi demokratikleştirmek için harcanan onca çaba. 100 000 kişinin sabah akşam kral sofralarıyla beslenmeleri ve Suriye milislerinin bir dönem yurdumuzda üs kurmaları da buna dahil edilebilir.                                                                      Siz her ne kadar yandaş, karındaş medya yoluyla ve eksik etek badem bıyık laf ebelerinizle tüm medyada kendinizi ve yaptığınız rezilce hataları savunsanız da, diliniz pelesenk olup dolaşıyor. Haya ve izanınızın olmadığı malum, riya ve yalan paçanızdan akıyor.

Nihayetinde vatandaş ölen evladına şehit adı takılmasıyla geri gelmeyeceğinin bilincine varmış durumda, birde cennete gidip gitmeyeceğinden şüphe duymaya başlarsa o zaman kıyameti koparacak.  Hakkari de, Şemdinli de neler olduğunu anlatmazsanız da halkın sesi çıkmaz devri kapanmışa benziyor.

Yukarıda saydığım konular elbette ki vatandaşımızı yakından ilgilendiren konular. Fakat asıl konu bu karmaşa içinde hep gözden kaçıyor.

Ey Hükümet yetkilileri, siz hükümeti devraldığınızda iç dış borç toplamı 200.Milyar dolardı. Bu Gün bu rakam, 700. Milyar doları geçmiş durumda. Bana duble yol Metro hattı yaptık demeyin Metro hattı 3 milyar dolar, Bu güne kadar yollara harcadığınız para 20 milyar doları geçmez. Oysa devleti tüm kazanımlarını satmanızdan dolayı, uğrattığınız zarar bunun iki katı.

Yatırım olarak Hızlı Tren projesi diye bir şey çıkardınız, ne olacağı meçhul, eski raylarda Yeni tren karoserlerine hız denemesi yaptırarak kaç kişinin ölümüne sebep olduğunuzu o size bağlı olan medyanızda neden konuşmuyorsunuz. Veya Geldiğinizde vatandaşın eti 15-20 TL arası bir ücretle alabildiği bir dönemden 35-60 TL arası bir fiyatı ödeme dönemine hangi hızla geçtiğini TV lerde niçin tartışmıyorsunuz. Sebze ve Meyvelerimizi Avrupa piyasasından daha pahalıya yediğimizi inkar ede bilir misiniz?

Başınız sıkıştığında muhalefet gelsin konuyu görüşelim gibi beylik laflar sarf etmenize, toplumca ve esefle gülüyoruz. Terörün yoğunlaşmaya başladığı dönemde, muhalefetin meclisin acil toplanma önerisine, alaycı bir ifadeyle “Toplanacaklarsa meclis orada, üç beş asker öldü diye koskoca meclis toplanır mı” diyecek kadar fütursu adamlar sizin bakanlarınız değimli?  İşte biraz geç olmasına rağmen, o derin uykuya dalan koca dev uyanmak üzere. Uyanıp ta tüm mahmurluğu üzerinden attıktan sonra size şimdiye kadar neyi yapıp neyi yapmadığınızı soracak.  Oy vermeye üşenip gelmeyen atalet mahkumlarımız tam tekmil, seçim sandıklarına gelecekler. Bu memlekette hala %20 ye yakın bir seçmen oy vermeye girmiyor. Yeminli hacıların otobüslerle seçim bölgelerine taşındığını düşünürsek, bu oy vermeye gitmeyen aymazların vatandaşın laik kesiminden oldukları aşikardır.


Ey yurdum insanı, saksı sadece süs için konmamıştır omuzlarınızın üstüne, ondan güzel çiçekler alabilmeniz için sulamanız gerekir. Başkasının döktüğü su zehirdir sizin saksınız için.

Son seçimlerde 48 milyon seçmen olduğu söylendi, fakat seçime 8.700.000 seçmen katılmadı. Katılan seçmenlerin 17 milyonu bu günkü hükümete oy verdi. Barajın altında kalan Küçük partilerin oylarının % olarak diğer barajı geçen partilerden daha fazlasını hanesine yazan Hükümetteki parti % 50 küsurla iktidar oldu. Aldığı oy oranı 18 milyon civarı olan bir partinin 48 milyon seçmeni olan bir memlekette %50 küsur oya sahip olabilmesi düşündürücüdür ve seçim yasasının değiştirilmesi gerektiğinin ilanıdır. O sebepledir ki; İlk defa bu yıl hükümet istifa sesleri yükselmeye başlamıştır. Yurdumuzdaki 80 binin üzerindeki camiyi merkezi sisteme bağlayıp, propaganda aracı olarak kullanmanızda işe yaramayacak. Bu milletin ocağına, aşına ateş düşürdünüz mü dünyanın tüm güzelliklerini verseniz de onu kandıramazsınız.

Ok yaydan çıktı, sayın hükümet yetkilileri. İstifa edin.

Cemal Kazım Demir

27.09.2012





22 Ağustos 2011 Pazartesi

VATANDAŞ


Ambar boş
Kiler boş
Cepken delik
Cepler boş
Boş gözlerle baksa da
Hoştur o hoş

İnsan Ol!

En önemlisi

Hayatta bozuk para olmayacaksın kardeşim

Kolay harcanan.

Banknot ta olmayacaksın, katlanıp cebe konan.

Aman, Pul olmayasın sakın

Yalamayla yapışan.

Eğer bir şey olmaksa illa ki, niyetin

Dağ ol, Fırtına ol

Azgın suya yön değiştirten kaya ol

Gerektiğinde dik dur

Dim dik... Milim kıpırdamadan

Kaygan.. kaypak olma

Dirençli ol

Kafa tutan ol!

Olabilirsen belki

yeteri kadar da olsa biraz

bilinçli ol

Vatandaş ol

Yaradılış amacına uy

İnsan ol, be kardeşim.

Adam ol!

Sen kardeşim

Korkuların öfkeye dönmeden

Yıkmadan her şeyi

Dur....

Bir şey söyleyeceksen eğer

biraz düşün, dingin ol

Adam gibi

Kırma kalpleri

Yeri geldiğinde

Kucaklamak için.

Ana ol

Yoldaş, arkadaş Ol

Anlayışlı ol be kardeşim

Olabilirsen, Baba Ol

Bükül biraz

Suda akıp gitmek için mesela,

Kâğıttan gemi ol.

Ola ki,

Sessizce akıp gitmek değilse niyetin

Benim düşüncemde olmayabilirsin.

Dahası...

Çok kibirlendiysen eğer

Kibirine hakim ol.

Yani... "insan ol!"

Zaman zaman böbürleniyor,

sık sık öfkeleniyorsan eğer

Naçizane bir öğüdüm var sana

Bunu söylemek biraz zor ama...
İnsan olamayacaksan
zorlama kendini....

çık hayatımızdan be kardeşim...




Cemal K. Demir

21 Ağustos 2011 Pazar

Panik olmuşsunuz bir kere...

Bu benim Babamın hikayesiydi. Oğlum söylentiye değil gördüklerine, hissettiklerine ve tuttuğuna inan. Duyduğuna asla inanma derdi:
Biri sağır, biri kör, biri de çıplak olan üç arkadaş, ormanda kamp yapmaya karar verirler ve şehirden uzaktaki bir ormanda çadırlarını kurarlar. Kamp ateşinin başında oturduklarında sağır olan;
-Dikkat bir ses duydum, birileri buraya geliyor der. Bunun üzerine Kör olan;
-Kalabalık ve kararlılar der. Çıplak olan ise; - Ne duruyorsunuz! bizi soymaya geliyorlar. Deyip, kaçmaya başlarlar.

İşte Türkiye'de durum bu. Akıl tutulması var. Sağır duymaz uydurur. Kör görmez korkutur. Çıplak Vatandaş ne yapsın kaçmaktan başka... Hep kaçıyoruz. Bir dakika nefeslenip te bize ne oluyor yahu diyen yok. Panik olmuşsunuz bir kere...